Emine Sonnur ÖZCAN


Yüzde 8.5 Ekonomik Büyüme Ne Kadar “Reel”? (I)

Yüzde 8.5 Ekonomik Büyüme Ne Kadar “Reel”? (I)


Bilindiği gibi 2008’de ABD’de patlak veren ekonomik kriz,  bizi “teğet geçmişti.” Geçmişti de AB ülkelerini de hızla ciddi ekonomik açmazlara sürüklemişti; sürüklüyor…

Son uluslararası göstergeler, Türkiye’nin, Çin’den sonra dünyada en çok büyüyen ülke olduğunu açıkça ortaya koydu.  Kulağa sahiden de hoş geliyor!…  Peki ama neden bu parlak büyümenin yansımaları hiçbir şekilde memleketin dar ve orta gelirlisinde kendini belli etmez? Sorumuz budur.

Evvela şuna bir bakalım:  Bir ülkenin büyümesi demek, ne demektir? Tumturaklı iktisadî terimlere başvurmadan kolayca anlaşılır bir şekilde açıklarsak; büyüme, bir ülkedeki (yerli-yabancı) tüm insanların yaptığı üretimin maddi karşılığıdır (yani Gayrı Safî Yıllık Hâsıla).

Arkasından, büyüme nasıl hesaplanıyor, sorusu beliriyor. Bunun cevabı  bir tuhaf! Neden, derseniz,  ihtiyarî nitelikli de ondan. Hesaplamanızı üç temel göstergeden dilediğinize dayandırabiliyorsunuz. Bunlar, Üretim, gelir ve harcama verileri oluyor. Türkiye, bunlardan ilkini kullanmaktadır. Yani, içinde bulunulan senenin büyüme oranı,  önceki senenin toplam üretim değerlerine göre hesaplanıyor.

Neden gelir ve harcama değil de üretim tercih ediliyor? Ya da muhtemel diğer soruları  bir tarafa bırakalım. Basit ve de hayatî sorumuza geri dönelim: Devletin 2011 senesi için deklare ettiği “reel” %8.5 büyüme oranının heyecanı , neden “reel” olarak halka sirayet edemiyor, diye tekrar soralım... Hatta şu soruyu da ekleyelim: Bu “şâhâne” yüzdenin muhatapları, muzafferleri kimler ola? Kimler büyüdü , refaha kavuştu ve dolayısıyla eko-mutlu?

Esasen bunların cevabının okunabileceği TÜİK araştırma başlıkları yok değil. Ama altındaki veriler hiçbir şekilde size anlamlı cevaplar sunmuyor. Örneğin, söz konusu verilerden sorumuz bağlamında edinilebilecek şöyle bir bilgi var: 2010 senesinde toplam nüfusun %16.9’unun yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.  Türk-İş’in Kasım  2010 verileriyle dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 862 TL; yoksulluk sınırı ise 3.060 TL’dir. Buna karşın, aynı dönemde asgarî ücret açlık sınırının altında; hizmet sektöründe çalışan bir yetişkinin ortalama aylık maaşı en iyi ihtimalle  1000- 2000 TL kadardır. Bu durumda yoksulluk sınırı nasıl oluyor da toplam nüfusun sadece  %16.9’unu oluşturabilir?

Peki ya açlık sınırı? TÜİK, açlık sınırında yaşayan insanların toplam nüfusa oranının ne kadar olduğuyla en son 2007 senesinde ilgilenmiş görünüyor. 2006 senesi verileriyle ülke nüfusunun 0,75’i yani yaklaşık 55 bin kişi, açlık sınırının altında yaşıyormuş. 55 bin kişi demek, yaklaşık 1000 nüfuslu (ki artık köylerde bu sayıyı bulmak neredeyse mucize!) 55 köy eder… Geçen altı sene zarfında açlık sınırının toplam nüfusa oranı ne oldu, bilmiyoruz.

Anlaşılacağı üzere, bizi kolayca sorumuzun cevabına  kavuşturacak bir dili yok TÜİK’in. Dolayısıyla, kimin büyüyüp, kimin büyüyemediği için (en iyimser ifadeyle) olduğu yerde saydığı veya daha da eko-mutsuz olduğu meselesine, yine TÜİK verileri aracılığıyla; ama farklı konu başlıkları aracılığıyla yaklaşmaya çalışacağız. Aşağıda sunacağımız parti bilgiler, muhtemel çıkarımlarımızda yol gösterici olacak…

TÜİK verilerine göre (12/2011):  Türkiye nüfusu toplam 74.724.269 kişidir.  TÜİK (02/2012), mevcut İşgücünün  (26 milyon 58 bin kişi) %10.4’ünün;  yani  2 milyon  721 kişinin işsiz olduğunu ortaya koymuş durumda. Bununla beraber, 23 milyon 338 bin insanın (toplam nüfusun %31.2’si: ) ise çalışıyor olduğunu görüyoruz. TÜİK’in tanımlamalarıyla (02/2012) Bunların: %5,3’ü işveren;  %20’si kendi hesabına;  % 62,9’u ücretli ya da yevmiyeli;  %11.9’u  ise ücretsiz aile işçisi olarak istihdam edilmiştir.

TÜİK diyor ki: “Çalışan nüfusun yarısından fazlası (% 56,9’u) lise altı eğitimlidir.” Yine yarısından fazlası (% 56,7’si) “10 kişiden az çalışanı olan işyerlerinde istihdam edilmektedir.” Bu verileri kafamızda tutup, çalışan nüfusun ne kadarının hangi sektörlerde istihdam edildiğine bakalım:

%51’i hizmet sektöründe (Bu sektörde çalışanların sayısı hemen her ülkede başı çekiyor; ancak somut üretim yapmayan sektör, özellikle gıda, temizlik, bakım, danışmanlık vb. alanlarıyla, kapitalistleştikçe şişen şehirli bir sektördür.); %23.3 tarımda; %20.1 sanayide ve %5.6 inşaat sektöründe çalışıyor.

TÜİK ayrı bir başlık altında (2012, I.Dönem) toplam istihdam içerisinde, kamuda çalışanların oranını da veriyor: Mahallî idareler de dâhil olmak üzere 3.111.660 kişi. Yani çalışan nüfusun %13.3’ü. Ayrıca, bu oranı da genel istihdama eklersek, şöyle bir sonuca da ulaşırız: özel ve kamuda olmak üzere çalışanlar, nüfusun  % 44.5’ini oluşmaktadır.

Şimdi, gelelim çalışanların kazandığı ücretlere…  Öncelikle hâlen ayda net 739 TL kazanan asgarî ücretlilerin oranını belirlemek gerekiyor. TÜİK’in sitesinde, ülkemizdeki asgarî ücretlilerin toplam sayısına ilişkin herhangi bir veri bildirimine rastlamadım. Bununla birlikte Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nun (KESK) verdiği bilgiye göre  Türkiye’deki asgarî ücretli sayısı 5 milyona yakındır. O halde ayda net 739 TL kazanan asgarî ücretliler çalışan nüfusun yaklaşık %20’sini oluşturuyor.

Hatırlayalım, yukarıdaki TÜİK verilerinde “çalışan nüfusun yarısından fazlası (% 56,9’u) lise altı eğitimlidir”, deniyor. Aynı kaynakta, çalışan nüfus (kamu hariç) 23 milyon 338 bin olarak belirlenmiş. Lise altı eğitimli 13.279.332 kişinin ne kadarı asgarî ücretlidir, bilmiyoruz; ancak KESK’in verisinden yola çıkarak bunun 5 milyonunu asgarî ücretli olarak bir kenara koyabiliriz.

Kamu sektörü hariç, lise altı eğitimli %56.9 çalışandan asgarî ücretlileri çıkardığımızda geri kalan 8.279.322 kişinin iyi ihtimalle 1000 ile 2000 TL ücret aldığını varsayıyoruz. Yukarıda verdiğimiz üzere TÜİK,  çalışan nüfusun % 56.7’sinin de 10 kişiyi geçmeyen çok küçük işletmelerde çalıştığını  tespit etmiştir. Kuvvetle muhtemeldir ki bu işletmeler,  lise altı eğitimlileri ve asgarî ücretlileri bünyesinde barındırmaktadır.  Neticede %56.9’luk bu çalışan grubu, ortalama 750-2000 TL arasında aylık kazanca sahiptir, diyebiliriz.

Devam edeceğiz inşallah…