Naif Karabatak
Vahşi Batının Vahşi Mahkemesi
İnsanların gözünü kan bürümüş, kasabanın her yanından gelen kadın, çocuk, genç, yaşlı infazın gerçekleşeceği yere bir an önce kavuşmak için adeta koşuyor, bir yandan da bayram kutlar gibi sevinçle doluyordu. Kalabalığın arasında küçüldükçe küçülen adam, “idam.. idam.. idam!” naralarıyla başına gelecekleri hesaplıyordu…
Sonunda kasabanın hemen çıkışında, çölü andırır yerde bulunan tek bir ağaca, tek bir kement atarak idam sehpası hazır hale getiriliyordu…
Ve “asalım.. asalım.. asalım!” diye tutulan temponun sevinç nidası mı, bir öfkenin kabarması mı pek belli değildi…
Hepsi dürüst insanlardı…
Eşlerini aldatmaz, çocuklarını kandırmaz, yaptığı işe hile katmazdı…
Sütten çıkmış ak kaşıklardı, daha dün masum birisini öldürmemiş, yükünü çeken atına zulmetmemişti…
Müşterisini hiç kazıklamamış(!) olan bu insanlar, “dürüst” yaşamanın adeta abideleşmiş sembolleriydi…
Aralarından bir tek suçlu(!) çıkmış, onun da cezasını veriyorlardı…
Yargıya gerek yoktu, konsensüs oluşmuştu…
O ölünce vicdanlar tatmin olacaktı…
O ölünce kasabadaki bir pislik(!) temizlenecekti…
Ama sadece o günlük…
O gün, ellerine geçen kozu kullanmaktan çekinmiyorlardı, hepsi o kadar…
***
İstiklal Mahkemelerinin adı her geçtiğinde, gözümün önüne İskilipli Atıf Hoca’nın nurani yüzü gelir ve yutkunurum…
Şapka kanunundan çok önce yazdığı bir risale için “Devrim karşıtı” görülerek idam edilen zamanın en büyük âlimlerinden İskilipli Atıf Hoca için “Asalım... asalım.. asalım!” naraları atan gözü dönmüş katiller, “bir pisliği(!)” temizlemenin huzuru içerisindelerdi…
Tıpkı Vahşi Batı’daki “dürüst(!) kasabalılar” gibi…
Hepsi birbirinden azılı katildi.
Dışarıdan gelen birisi, kasabanın adını kötüye çıkarmayacaktı…
Asılacak, kasaba temizlenecekti…
Laf olsun, torba dolsun diye de bir komedi mahkemesi kurulmuştu…
Önce asıyorlar, sonra niye astıklarını not ediyorlardı…
Bazen buna bile gerek duymuyorlardı…
O kadar sorumsuzlaşmışlardı ki, amaçları olan korku salmaktı ve bunun için de önlerine çıkanı asmaktan çekinmiyorlardı…
Bir değil, bin değil, on binlerce insanı böylece katlettiler…
Gerekçe “devrim kanunu”ydu…
Bir gece önce çıkan saçma sapan kanunlara, tüm halkın uymasını istiyorlardı…
O halk ki, Kurtuluş Savaşı’nda canını, malını, evladını, anasını, babasını feda etmiş insanlardı…
Cumhuriyeti kuran milletin ta kendisiydi…
Düşmanla savaşıp, yurdu iğrenç emellerine alet etmek isteyenlerden kurtarmanın huzurunu yaşarken, birden bire düşman bilindiklerini görüp, ne olduğunu anlamadılar…
Başa şapka takmayı, “devrim” diye niteleyen güdük insanların ülkesi haline gelmenin şaşkınlığını yaşıyorlardı…
Bir travma yaşanıyor, bir korku imparatorluğu kurulmaya çalışılıyordu…
O zaman Yunan askerinin yapmadığı zulümleri, “İstiklal Mahkemesi” denen çapulculardan oluşan insan müsveddeleri yapıyordu…
Hepsi ayyaştı…
Berduştu…
Ne yaptıklarını, ne ettiklerini bilmeyecek kadar kafayı bulmuş, insanlıktan çıkmışlardı…
Önüne geleni asacak kadar azılı birer katile dönüşmüş, gözü dönmüş vahşi batının insanlarına benzemişlerdi…
Ve koca bir halkın “isteyerek” yaptığı mücadelede yenilmelerinin travması sarmıştı ülkenin dört bir yanını…
Herkes birbirinden korkuyor, herkes bir diğerinin dediğinden dolayı kelleyi kaybedeceğini sanıyordu…
Başına şapkayı geçirdin mi, “en büyük devrimci” oluyordun, altında yatan pisliklere aldırmadan…
Sadece bir cellattın itirafı tüyleri diken diken etmeye yetiyordu. Cellat Kara Ali; “Ben Ankara’da 6 bin 128 kişinin sehpadan ipini çekmiştim” diye kan dondurucu gerçeği haykırıyordu…
Bütün bu katliamı yapan İstiklal Mahkemeleri diye kurulan ama “çapulcuların” eline geçen “seyyar mahkemeler”di…
Tıpkı, infazı kendisi yapan Ergenekon gibi oluşumlara benziyordu…
Adı değişiyordu, bazen Jitem, bazen PKK, bazen Hizbullah ve bazen de tümünü kapsayan Ergenekon olup çıkıyordu…
Ve bugün muhalefet koltuğunda oturan Kemal Kılıçdaroğlu, Dersim’i de tartışamıyor, İstiklal Mahkemelerini de…
Bütün bu zulümleri yapanların çocukları olan Ergenekon’un savunuculuğunu seçiyor…
Atalarını katledenlerin avukatlığına soyunuyor…
Ne diyelim, Vahşi Batının vahşi mahkemelerini savunanların özgürlükten anladığı bir şeyin olamayacağı açıktır…
Twitimden Seçmeler
“Baba” olduğu söylenen birisi 12 yaşındaki kızına paha biçerek satmış. Ona baba değil, insan denmez ama asıl ne hallere düştük, ona bakın!
