Süleyman AKDOĞAN


Metrekareye Düşen Eğitim Oranı (3)

Metrekareye Düşen Eğitim Oranı (3)


          Yıllardır ülkeme  duyduğum özlemimi dün akşam sonlandırdım. Toprak  çeker derler adamı ya,  beni de  çekti,  bavulumu topladığım gibi  kaçtım, geldim. Geceyi  biraderin evinde geçirdim. Hasretiyle yandığım toprağımı gündüz gözüyle  bir göreyim istedim. Ev ahalisi uyanmadan  bir  kaç şey atıştırdım, attım kendimi sokağa. Ama, bir şeyler garip geldi. Hava eskisi gibi mis değil,   bir zamanlar koktuğunda içimde  yeme  hissi uyandıran  toprak bir garip, ağaçlar küskün, kuşların sesi kulak tırmalıyor. Şaşırdım, yaşlılıktandır dedim.  Düşünceler içinde küçük adımlarla yürürken, işittiğim bir sesle irkildim. Biri  bağırıyordu uzaklardan, belli ki mikrofondan geliyordu ses “Dinlee, oğlum. Kızım, sana sesleniyorum. Hey, anlamıyor musun? İçinde hakaret ve küfürler olan bu sesi çok yadırgadım. Meraklandım, ilerde birkaç çocuk gördüm. Hızla yanlarına vardım, günaydın, gençler dedim.

-“Bu ses nerden geliyor?”dedim.

-Çocuklar şaşırmış gibiydiler. İşaret parmağıyla göstererek “şuradaki okuldan amca” dediler. Orada, sur gibi bir duvar gördüm. “Burada okul mu var?”diye sordum.

-Evet, dediler. 

-“Peki bağıran kim?” dedim

- İdarecilerden   biridir, ya da bir öğretmen.

-“Neden?” dedim.

-Öğrenciler  ya sırada gürültü yapmışlardır, ya sırayı bozmuşlardır. Ya da,  bağıran bir sebep bulmuştur. 

-“Neden sıra oluyorsunuz?” diye sordum.

-Amca, sen yabancısın galiba biz  bunları her gün yaşıyoruz, şimdi acelemiz  var kusura bakmayın gitmemiz lazım dediler, bizi de zaten geç kalanlar sırasına alırlar.

-“Affedersiniz çocuklar, sizi tuttum” dedim. Çocuklar giderken, zavallı amca der gibi baktılar bana.

Şaşırmıştım, yürüyerek köşeyi döndüm. Yaşları 13-15 arası birkaç delikanlıyı gördüm, üstlerinde aynı üniforma. Bir büfenin önünde sigara içiyorlar. Selam verdim, “gençler  neden sigara içiyorsunuz?” dedim.

-Dertliyiz be amca, dediler.

-Yaşınız küçük değil  mi?

-“7-8 yaşında çocuklar bile içiyor” dedi biri.

-“Sigarayı sadece, büyükler   mi içer”  dedi  diğeri. “Anam,  babam, amcam, dayım, öğretmenim hepsi içer mesela”.

-Haklıydı genç, ama ben “yine de siz içmeyin” dedim.

- “Haklısın amca” dedi,  büfeci olduğu yerden çıkarak. “Bunlara sigara içmeyin diye diye dilimde tüy bitti. Biz bu meretten ne çekiyoruz.” dedi ve elindeki sigaradan bir nefes aldı. 

-“Evladım,  sen neden içiyorsun?” dedim.

Çocuklar  bir kahkaha  attılar.

-“Hem  içme dersin, hem de sigara satarsın” dedi biri.

Büfeci bozuldu, ya da ben  öyle düşündüm. “Siz de almayın oğlum” dedi,  hem borcunuzu ödeyin bakalım, hem okula gitmiyorsunuz her gün buradasınız. Kapıdan kovsam bacadan  giriyorsunuz. Büfeci, iki çift laf etti ya, açıldı  bir kere. Bozulmamış meğer, amca “bunların ne halt ettiğini bir ben  bilirim bir de şu  internet cafe  çalıştıran arkadaş” dedi.

-“Siz   niye okulda değilsiniz?”,  dedim.

-Amca, benim servisim geç kaldı, şimdi içeri girsem bir ton azar işiteceğim öğretmenden. En iyisi, hiç gitmeyeyim akşama servise biner eve dönerim.

-Benim devamsızlık doldu, okuldan nefret ediyorum,  hiçbir şey anlamıyorum. Ailem zorla yolluyor, zaten geçen sene de sınıfta kaldım. Buralar da geziyoruz.

-Bir biz değiliz amca, bir çok arkadaş  internet cafe, oyun  salonları, kahvelerde. Biz gene, sigara içiyoruz, tiner, bally kullanan arkadaşlar bile var. Hep ailelerimizin okuma sevdası yüzünden. Kendi adıma, bazı dersleri seviyorum, çalışayım diyorum. Sevmediğim bir dünya ders.   Mesela, ben marangoz olmak istiyorum. İlköğretimi  bitirdim bu okula  geldim sırf bunun için, ama ben kendi bölümüme seneye gidecekmişim. Yerine tam 15 ders görüyorum.

Çocuklar öyle  bir dertlenmişler ki yanlarından ayrıldığımı fark etmediler bile. İnternet cafeyi  merak  ettim. İçerde aynı yaşlarda birkaç genç vardı. Selam  verdim, kimse beni duymadı. Bir daha seslendim  yine tepki yok.  İyice dalmışlardı. Bari çıkayım dedim, kapıda “18 yaşından küçükler giremez” diye  bir yazı gördüm. Yanında da oyun salonu yazıyordu. Cafe sahibine “bu çocukları neden buraya alıyorsun yasak değil mi?” dedim.

-Ne  yapalım amca, maişet  kaygısı.

-Biri bu yaptığını senin çocuklarına yapsa  ne yaparsın?

-Ağzından yel alsın amca, o nasıl laf!

-Rüzgar eken fırtına  biçer evlat dedim ve oradan ayrıldım.  Kafamda onlarca soru oluştu,  bunlara cevap bulmaya çalışarken kol kola iki genç adamın hararetli bir şekilde  bir mesele konuştuklarını duydum. Her  bitirdikleri cümlenin ardında bu da benden misali  bir küfür. Durdurdum gençleri,  “iyi güzel konuşuyorsunuz da bu küfür nenin nesi” dedim.

-Alışmışız  be amca. Bu memlekette  küfür etmeyen  bulamazsın. Siz bizim gençliğimize verin.

Allah’tan çocuklar size ne deyip saldırmadılar. Onlardan sonra  bir iki küfür edeni daha duydum. Yerlere tükürenler, genç kızlara laf atanlar, çöpü rast gele ortalığa atanlar. Kaldırım üstünde oyun oynayan adamlar.  Sokak ortasında çocuğunu dövenler…

Şaşkınlığım karamsarlığa dönmeye başladı ki, ÖĞRETMEN EVİ  yazılı kocaman  bir levha gördüm. Hemen kendimi içeri attım. Girişte sağda okuma salonuna girdim. Sanki, buraya yıllarca girilmemişti, kitaplar yıllanmış, yıpranmış, tozlanmış. Örümcekler burayı yuva  edinmiş. Ben salonu incelerken, bir genç “buyur amca” dedi.

-Hiç, yavrum  kitap okuyayım dedim, ama pek müsait değil galiba. 

-Amca,  buraya kimse girmez. O yüzden biz de pek ilgilenmiyoruz. Genelde, günlük gazete sorarlar biz de onları oyun salonuna bırakırız. İsterseniz oraya  geçin, gazete okuyun.

Okuma salonunun 4-5  katı büyüklüğünde  kocaman   bir salona girdim. Birkaç gazeteye bakayım istedim. Gazete demeye  bin şahit ister bana verdikleri. Şimdi, anlatmayayım burada.

-“Dün  akşam oyun kim de kaldı, hoh hoh hoh” diyerek orta yaşlı biri girdi. Arkasından, üç arkadaş daha. Birkaç masa ilerimde bir masaya oturdular. “OKEY “ diye bağırdı  biri.   Beni oyun salonuna gönderen genç, bir takım getirdi. Yerinden kalktım, amacım oyuna başlamadan  içimi kurcalayan sorulara yanıt almaktı. Selam verdim, oturmak için müsaadelerini istedim. Kendimi anlattım.

- “Siz ne iş yapıyorsunuz?”dedim.

Kimi  emekli, kimi de faal  öğretmen olduğunu söyledi. Bu öğretmen evine hemen her gün geldiklerini, bir iki oyun çevirdikten sonra evlerinin yolunu tuttuklarını söylediler.

Sabah karşılaştığım sorunları anlattım, buraya da büyük  bir beklenti ile girdiğimi ancak yaşadığımın  hayal kırıklığı olduğunu söyledim.

-“Abi, valla  haklısın” dedi, genç bir öğretmen. Biz  elimizden geleni yaptık, baktık ki akıntıya karşı yüzüyoruz vazgeçtik.

-Biri “bu öğretmenin, öğrencinin çözeceği mesele değil. Çok derin” dedi.

-Siyasetçiler, dershaneciler bu işten nemalanıyor.

-“Dershane nedir?” dedim.

-Siz tabii bilmiyorsunuz. Ülkemizde dershanecilik diye bir sektör gelişti. Çocuklar, üzerinde adeta  bir  mahalle baskısı oluşturmuş durumda   şimdi. Çocuğunuzun arkadaşları dershaneye gidiyorsa sizin çocuğunuz ihtiyaç olsa da olmasa da gitmek istiyor ve gidiyor.

-Ne yapıyorlar orada?

- Ders anlatıyorlar, test çözüyorlar işte.

-Peki okulda ne yapıyorlar? Aynı şeyler okulda yapılamaz mı? Hem test ne demek?

- Okul,  neredeyse bu işi dershanelere  bırakmış durumda. Ya da kendileri de test çözüyor. Test ise örnek olsun diye söylüyorum. Amerika’yı kim keşfetti? sorusuna A) Christoph  Columb B) Graham Bell C) Edgar Elan Po D) Magellan şeklinde seçenekler  konulup   doğru cevap bulunur ve işaretlenir.

-İlahi, bir doğru için  üç yalan.

-Hoh, hoh, hoh. Abi  ben bu benzetmeyi ilk defa duyuyorum. Ama aynen öyle. Hatta,  ortaöğretimde 4 yalan   bir gerçek.

- Ama bazen de 3  gerçek  bir yalan.

- Desenize bu konuda  bir kitap yazılsa kitabın 4 sayfası yalan  biri gerçek.

- Ama, bundan ekmek  yiyenler var .

- Kardeşim,  “birileri ekmek yesin diye çocukların hayatını  karartılım. Deneyhane olsun dershane yerine. Çocukları yalanla uğraştırmasınlar. Bunun adı nedir, varın siz koyun” dedim ve kalktım. İyi  günler arkadaşlar dedim.

- “Abi bir çay isçeydin”,  dedi bir arkadaş ardımdan.

Ben kalkmıştım bir kere, şimdi anladım ağaçlar   neden küskün,  kuş sesleri neden kulak tırmalıyor, toprak, hava  pis. Çocuklar, sokaklarda. Eğitimi çıkmaza sokmuşlar memleketimde,  hem de eğitim   adı altında. Vah çocuklar, ağaçlar,  vah kuşlar  böcekler,   vah memleketim!