Osmanlı zamanında umumi helalarda ibrikçibaşları varmış. Bunların görevleri, ibrikleri doldurup, tuvaletlerin temizliklerini yapmakmış. Tabii bir de, gelen müşterilerden ücret toplamak. Bir gün bir vatandaş koşarak gelmiş, ibriklerden birini almış, tam tuvalete gireceği sırada ibrikçibaşı dur, o ibriği değil şu ibriği al demiş. Adamcağız denileni yapmış, işini gördükten sonra: “Ya kusura bakma, merakımdan soruyorum, neden o ibriği değil de bu ibriği al dedin” demiş. İbrikçibaşı şöyle bir kasılmış, “eee o kadar da yetkimiz olsun” demiş.
Olay gerçek midir bilmem ama Osmanlı’da sadece helalarda bulunan ibrikçibaşları bu gün pek az kimse müstesna, her köşe başını tutmuş bulunmakta. Nereye giderseniz gidin, bir ibrikçibaşı ile karşılaşabiliyorsunuz. Açık söyleyeyim, bazen kendimi de böyle hissettiğim anlar oluyor o zaman aklıma bu hikaye gelir de ibrikçibaşı olmaktan çıkarak, insana dönüşürüm. Ben kimim ki derim kendi kendime ve hayır demekten binlerce kez kolay olan bir evetle mesele çözülür kendiliğinden.
Her şeye “evet” demekle sorun çözme derdinde olmadığım anlaşıyordur. Mesele tuvalete giderken sana vereceği hizmet bakımından zerre farkı olmayan iki ibrikse istediğini alabilirsin, ikisi de helalindir senin. Bir işin beş kişi tarafından yapılmasıyla üç kişi tarafından yapılması arasında netice olarak fark yoksa, iki kişi sizden başkaca işlerini görmek için müsaade istemişse bırakın gitsin. O işin yapılmasında bu gün ile on gün sonra yapılması arasında fark yoksa, işi muhatabına bırak, adam gönlünce yapsın. İşi yaparken, yönetmelik sana esneklik vermişse, esnek ol. Zaten kanun, yönetmelik insan yaşamını kolaylaştırmak için değil mi? Sizsiniz o kanunları insandan üstün gören, onları bahane göstererek hayatı insana zehir eden.
Siz kim misiniz?
Dedim ya, her köşe başındasınız. Düşük ihtimalli olsa da bazen koca, baba, ana rollerinizle çocuklarınıza ibrikçibaşlığı yaparken, çoğunlukla bürokrasi dediğiniz zırvasınızdır. Lüks masalarda oturursunuz, o makama oturduğunuz gün odanızı çiçeklerle dolduranlara, size hoş geldiniz diyenlere çok geçmeden ahkam kesmeye başlarsınız. Öğretmensinizdir, giydiğiniz takım elbise, taktığınız bez parçası kravat sayesinde sizi adam gören öğrencilerinize her türlü zulmü reva görürsünüz. Kendi çocuğunuza yapılsa, bunlar daha çocuk dersiniz. Siz doktorsunuz, inim inim inleyen hastaya beş dakikada gidecekken süreyi keyfen uzattıkça uzatırsınız. Siz belki millet vekilisiniz, bir oy için kapısına köle olduğunuz vatandaşın vekil olduktan sonra telefonuna cevap verme tenezzülü bile göstermezsiniz. Siz müdürcüksünüz, öğretmenciksiniz, doktorcuksunuz, vekilciksiniz.
Peki, neden yaparsınız bu ibrikçibaşlığı. Yetki bendecilik mi, korku mu, fesatlık mı? Bunlara yanıtlarım var. Yetki bende diyorsan, sen sadece emanetçisin. Çok yakın zamanda bir zamanlar ben falanca yerde, müdürdüm, amirdim anılarını anlatırsın torunlarına. Tabii, nasip olursa sana hem torun, hem onlar olsa bile anlatmak. İnanmıyorsan, sen tarih okumuyorsundur. Okuyorsan, Adem’den bu güne hayranlık duyduğun kral, imparator, firavun kim, nerdeler şimdi? Bir ziyaret etsene, akıl danışırsın. Onlarda emanetçilerdi. Aslında, sen de biliyorsun hüküm kimde. Hatta, O’dur işine engel olduğunu sandıklarına o hükmü veren. Onların işi, zaten gecikecektir. Sen böbürlene dur yetki ben de diye...
Ne o yoksa, büyüklerinden mi korkuyorsun? Mevki makam kaybetmek mi derdin? Korkma, O’ndan daha büyük kimse yok. Hakkında hükmü vermişse gelmiş geçmiş ne kadar insan, bildiğin başka varlıklar varsa birleşse değiştiremez. Zarar gelecekse sana engelleyemez. Faydaysa senin için yazılan, kimse aksini yapamaz. Bu yüzden iyi düşün, korkma…
Fesatlık mı derdin? Personelini mi, öğrencini mi, hastanı mı, vatandaşı mı çekemiyorsun yoksa? Bu kadar alçalıyorsan ne diyeyim ben sana. Ama, hepsine adil olmanı öneririm. Vicdanınla, yüreğinle, yasanla… Adil ol, yoksa adil olanlar O’nun arş-ı alasında beklerken sen kim bilir nerene kadar tere batacaksın. O terin topuğunda mı yoksa kulak memende mi olmasını istersin, ey ibrikçibaşı?
