Plinio Marcos’un yazdığı, Orhan Güner’in Türkçe’ye çevirdiği, Ferdi Değirmencioğlu’nun yönettiği, Edip Kamacı ve Özgür Titiz’in rol aldığı “Gece o kadar kirliydi ki ikisi de kayboldular” oyunu Van Devlet Tiyatrosu sahnesinde seyirciyle buluştu.
Harabe bir yapının sefil bir odasında geçen oyun, pazar yerinde çalışan ve parasızlık yüzünden aynı odayı paylaşmak zorunda kalan Paco ve Tonho'nun hikayesini anlatmaktadır. İkisi de bu sefil hayattan kurtulmak için planlar yaparken, kendilerini hayatın onlara henüz sunmadığı başka yerlerde görürler... Mesela Paco flüt satın alıp bir gurupta iş bulmayı hayal ederken, Tonho güzel bir çift ayakkabıya sahip olabilse kadrolu bir iş bulabileceğini düşünür...
Kısacası oyun iki karakterin yoksulların dünyasından sıyrılmaya çalışırken, hiçbir şeyi paylaşamayıp, karanlıkta yok oluşa sürüklenmesini anlatır...
Oyunu izledikten sonra çıkışta biri tiyatroya aşina, diğeri ise hayatında ilk kez tiyatroya gelen iki arkadaşın oyun hakkındaki görüşlerini aldım. Her iki arkadaşın ortak görüşü, “Oyun çok sıkıcıydı, oyuncu kadrosu az, oyunda eğlendiren bölümler yok denecek kadar az, sahne dekoru kasvetli, oyun gerilim ağırlıklı ve sürekli seyirciye psikolojik yükleme yapıldı. Ayakkabı oyunun merkezine konmuş, ayakkabı üzerinden olaylar gelişmiş, ayakkabıya sahip olamadı hiçbir şey olmadı, ayakkabıya sahip olmak için hırsızlık, adap öldürme, gasp gibi kötü şeyler yapıldı. Oysa ayakkabı dışında sahip oldukları değerleri ve kazanımlarını hiç devreye sokmadılar. İçimden bir ayakkabı alıp vermek geçti. Ancak oyuncu performansları iyiydi” şeklinde oldu.
Arkadaşlarımın görüşlerinden sonra şimdi de kendi yorumlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Oyun sahne dekoru açısından bakıldığında gecenin kirli olması nedeniyle sonradan kirlenen değil, baştan kirli olan bir hayatın içinde cebelleşen iki insanın yaşam alanı hissi uyandırıyordu. Başlangıçta daha derli toplu, devamında içine düştükleri olumsuzluklarla birlikte eş zamanlı gittikçe dağılan kirlenen bir yaşam alanı şeklinde canlı, hareketli ve değişken bir dekor oyunla daha çok bütünleşebilirdi.
Oyuncu performansları açısından bakarsak, önceki yıldan başlayıp 2016-2017 sezonunda da sahnelenmeye devam eden ve oturmuş bir oyunun oyuncuları, Edip Kamacı ve Özgür Titiz’i kutluyorum. Psikolojilerine sürekli stres yüklemesi yapmasına rağmen performansları ile seyirci ilgisini oyunda tutabildiler.
İlk bakışta sıkıcı gibi görünen, kırılma noktası ayakkabı yoksunluğu üzerine kurulan, ayakkabıya sahip olunca her şey yoluna girecek gibi görünen, sahip olmak için gayri meşruluğa bulaştıkları, ayakkabıya sahip olduktan sonra da her şeyin yoluna girmediği bir oyunda, verilmek istenen mesajların daha kapsamlı olduğunu düşünüyorum.
Ayakkabı yoksunluğunu odağımıza yerleştirmediğimizde, oyunun arka planında verilmek istenen mesajlar şöyle sıralanabilir.
*Bir başına okumak işe yaramıyor, bilgileri kendi hayatımıza ve çevremize yararlı hale dönüştürmek gerekiyor. Yeteneklerimizle buluşturmadığımız bilginin sadece hamallığını yaparız. Ayrıca paylaşma ve dayanışma ile tamamlanarak daha güvenli ve başarılı olabilmenin mümkün olduğunu unutmamalıyız.
*İş müracaatı da dâhil hayatta yapmayı planladığımız şeylerde, önümüze çıkan eksiklere takılıp kalıp bahaneler üretmek yerine, eksiklikleri aşabilecek meşru çözümler üreterek yolumuza devam edebiliriz.
*Anne ve babalarımız, ailemiz, inancımız, değerlerimiz, kültürümüz ve bizi hayata bağlayan manevi dinamiklerimizin varlığı önemli. Kazanmak için kaybetmeyi göze alamadığımız değerlerimizin bizi meşruiyet dengesinde tutma etkisi, kaybedecek şeyleri olmayanların meşruiyet gözetmeksizin kazanma hırsına nasıl kurban olduklarının gösterilmesi büyük önem taşıyor. Ayrıca arkadaşının kişiyi nasıl etkileyip yönlendirdiğini göstermesi bakımından da dikkate değer mesajlar veriliyor.
*Zenci figürünün senin iyiliğini düşünüyorum diyen arkadaşı tarafından zihninde korku dağlarına dönüştürülmesi, hır çıkmasın diyerek kazanılan ve sahip olunan şeylerden vazgeçerek Zencinin sömürdüğü kişiye dönüşmek önemli bir ayrıntı. Bizim hayatımızda korkuya dönüşen her ne varsa bizi aslında yakınımızdakilerin onlarla korkutup, hayatlarımızı kendi istedikleri çizgide sürdürmemizi sağlamaya çalıştıklarını anlatması gözden kaçmamalı.
Bizi korkutan, korktuğumuz şeyler değil, onlarla korkutup yönetmek isteyenler. Korkutanlar, zihin haritalarında bize biçtikleri role göre yaşamın içerisine bizi monte etmek isterler. Sorun çıkarmadığımız, hatta onların işine yaradığımız sürece bizim ne hissettiğimizin, nasıl yaşadığımızın, sömürülüp sömürülmediğimizin onlar için hiç de önemi yoktur.
Bizi etki altında tutmak için yaptıkları yoğun propagandanın en önemli araçları; korkutmak ve ümitlendirmek. Hayat ile yüzleşmeye ve yaşamaya başladığımızda görüyoruz ki ne korkular ne de ümitler anlatıldığı gibi değil. Bu durumda korkularımızı korkutmalıyız ki sahip olduklarımızı ve kazanmak istediklerimizi kendi nedenlerimizle sağlıklı bir şekilde analiz yapabilelim. Daha sonra da kendi gerçeklerimiz ve gerekçelerimizle daha özgüvenli bir yaşam sürebilelim.
Bir başka ifade ile öğretilmiş çaresizlikten kurtulmak için asla çaresiz değiliz. Çare kendimiz, sahip olduklarımız ve özgüvenimiz.
*Oyunda ayakkabı çalmak için öldürülen kişiler yine arka planda kaldı, polise yakalanma ve hapis yatmak ayakkabıya sahip olunduğunda aşılacak kırılmanın önünde engel gibi durdu. Oysa korkutularak getirilen noktada, korkutulanların içine düştüğü çıkmazda, kendilerini ve korkutanlarını çok daha büyük sorunlarla yüzleştireceği gerçeği açık seçik ortada duruyor.
Ama burada hırsızlık sırasında öldürülen insanların, mal edinme ve yaşama hakları en temel insan hakkı olarak vurgulanabilirdi. Hiç kimsenin hiçbir hayaline kavuşma arzusunun, onlara başkalarının haklarını ihlal etme hakkını vermeyeceği öne çıkarılabilirdi.
Sonuç olarak değerlendirmek gerekirse, oyunu sadece eğlenmek, gülmek ve iyi bir vakit geçirmek olarak algılamamalıyız. Derinlikli düşündüğümüzde öne çıkardığı veya çıkarmayıp bizim bulmamızı istediği, açık ve saklı mesajların kapısını aralaması açısından önemli bir zihin yolculuğu yapma fırsatı veriyor.
Bu açıdan “Gece o kadar kirliydi ki ikisi de kayboldular” oyunu Yönetmeni Ferdi Değirmencioğlu’na affına sığınarak küçük bir öneride bulunmak istiyorum. Oyun sonunda seyirci ile aktif diyalog kurulabilir, öne çıkarılan veya gizlenen mesajlar konusunda kısa da olsa sohbet geliştirilebilir. Belirtilen görüş ve sorulan sorulara verilecek cevaplar ile seyircinin zihin bahçesinde yer alması düşünülen mesajlar daha belirgin hale getirilebilir.
Burada paylaşmadığım daha birçok mesajın yer aldığı oyunun, farklı bir açıdan bakılması halinde hazineye dönüşebileceğini ifade etmek istiyorum.
Hayatımızı seyretmek, düşünmek, anlamak, fark etmek ve kendimize zaman ayırmak için tiyatro iyi bir mekân.