Burası Eskişehir gülüm günü gününden kara
Bir sana hasretim, bir de gelmeyen bahara,
Diye diye baharı gelmişti Eskişehir’e…
Erik çağlaları tablaları doldurmuş, adeta bizi alın, bizi alın diye sesleniyordu. Tadına bakmak için birini ağzıma attığımda erik satıcısının “yeme yeme” demesiyle irkildim . Adamcağızın yanlış anlamayın “benim eriğe alerjim var” demesiyle, irkilmem şaşkınlığa dönüştü ve ben “yemediğin şeyi niye satıyorsun be abi” diye sordum.
Bu soruyu doğru buluyorum diyenlerdenseniz devam edelim.
O günün şartlarında kendimi haklı görmesem ben de böyle bir soru sormazdım. Ancak, bu gün düşündüğümde erikçiye özür borcum olduğunu fark ettim. Çünkü, diyemediğim, soramadığım onca şey var ki.
İki ürün arasındaki farkı sorduğumda, açıkça “bu kaçak, bu kalitesiz, bu dayanıksız” diyen esnafa “madem öyle niye satıyorsun” diyemiyorum.
Öğrencilerine edebi öğretmeye çalışırken edepsizleşen, öğrencisine hakaret eden, söven, üstüne bir de bunlar adam olmaz diyen, öğretmene kibarca “pardon siz adam mısınız” diye soramıyorum.
Bıktım, usandım, bu iş yapılmaz diyenlere “bırakın o zaman” diyemiyorum mesela.
Vergi kaçırmak için kira sözleşmesinde düşük kira bedeli gösteren ev sahibine “ bu ne üç kağıt, arkadaş ben senin evinde oturamam” diyemiyorum.
Formalite gereği bu işleri yapmanız gerek diyen amirime “formaliteyse neden yapıyoruz “ diyemiyorum.
Kahveden çıkmayan adamların çocuklarına zaman planlamasına dair nutuk attığını görünce “sen önce kendine bir plan yap” diyemiyorum.
Çok doğru söylüyorsun, gayretinden dolayı seni tebrik ederim diyenlere “siz niye çok doğruyu söylemiyorsunuz, siz neden çalışmıyorsunuz” diye soramıyorum.
Sözün özü, bahar zavallı erikçiye yüklenmekle gelmiyor. Bir erikle bahar gelmez.
İnsanlığa baharın gelmesi dileğiyle…
