Gürbüz BATTAL


BABA, ÇINAR AĞACI GİBİDİR MEYVESİ OLMASA BİLE GÖLGESİ YETER

BABA, ÇINAR AĞACI GİBİDİR MEYVESİ OLMASA BİLE GÖLGESİ YETER



İki yaşındayken, babası ailesini ve köyünü terk etmiş büyük şehirlerden birine gitmişti. İki ablası, hasta annesi ve hayal meyal hatırladığı yaşlı babaannesiyle birlikte yaşıyordu.

Bir iki parça tarlaları, iki inekleri, 3 koyunları, on kadar tavukları vardı. Tavukların yumurtalarının bir kısmını yer, bir kısmını da bakkala götürüp çay şeker alırlardı.

Tarlalarını çok fakir olan amcaları ekip biçiyor, ancak idare edecek kadar mahsul kaldırabiliyordu. Tüm mahsulü onlara veriyor, elinden geldiğince yeğenine ve ailesine kol kanat germeye çalışıyordu.

Hayvanlardan sağdıkları sütten yağ ve peynir yapıyor, her yıl danalardan birini satıp kışlık ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.

Babası evi terk etmeden önce kendisinin ve kardeşinin ne kadar verimli tarlası varsa satmıştı.

Ailesi Mehmet’in üzerine titriyordu. Mehmet büyüyünce evin direği olacak, babasının terk ettiği ocağı tüttürecekti.

Babasız büyümenin ağır yükü daha küçüklüğünde omuzlarına binmişti Mehmet’in.

5-6 yaşlarına geldiğinde zengin komşularının kuzularını otlatmaya çalışırdı. Ödül olarak da evin büyük büyükannesi kendisine tandırda buğday ekmeğinden pişirdiği simitlerden verirdi. Simidi koluna takar keyifle yerdi. ( Buğday ekmeği yemek ayrıcalıktı o zamanlar.)

Çocukluk ve gençlik yılları büyük sıkıntılar içinde geçti.

Mehmet, köyün zenginlerinden Kerim’in yanında çalışmaya başladı. Köyde çiftçinin işi zordu o yıllar. Beden gücüyle çalışır, çok yorulurlardı.

Mehmet sabahtan akşama kadar köle gibi çalışırdı.  Sabah güneş doğmadan işe başlar, Kerim’in hayvanlarını sürüye katar, akşamleyin toplayıp ahıra doldurur, ahırı temizlerdi. Öğlende ise evin hanımının koyunları sağmasına yardım ederdi. Boş zamanı yoktu. Kerim mutlaka O’na bir iş bulur, geç vakte kadar çalıştırırdı. Eve geldiğinde, yorgunluktan kıpırdayacak hali kalmaz, yatağa kıvrılır yatardı.

Buna rağmen Kerim’i bir türlü memnun edemezdi.

Kerim’den çoğu zaman azar işitir, bazen de durduk yerde sopa yerdi. Bir keresinde yediği sopa sırasında kulağına aldığı sert bir tokatla kulak zarı patlamıştı.

Günlerce kulak ağrısı çekti. O zamanlar şimdiki gibi doktorlar olmadığından (olsa da parasızlıktan kim çocuğu doktora götürecekti)  kulağının birini kaybetti. Sonra da işten kovuldu.

Köydeki istasyonda trendeki yolculara su ve yumurta satmaya başladı.

Komşuların teşvikiyle, sattığı su ve yumurta paralarıyla bilet alarak babasının yanına gitti.

Babası, yeniden evlenmiş, Mehmet’ten 3-4 yaş küçük bir kızı olmuştur.

Kız kardeşi ve üvey annesi Mehmet’in varlığından rahatsız olur kendisini kabul edemez, her fırsatta azarlar ve aşağılarlar.

Mehmet, üvey annesinin ve kız kardeşinin aşağılamaları ve baskıları sonucu gerisin geri köye dönmek zorunda kalır. Bitkin ve perişan bir haldedir.

Köydeki tüm çocuklar babalarıyla yaşarken O, gittiği baba evinden kovulmuştur. Bir taraftan yoksulluk, diğer taraftan babası, kardeşi ve üvey annesi tarafından dışlanmışlık, öte taraftan babasızlığın verdiği eziklik içini kemirir. Bu olaylar yüreğinde onarılmaz yaralar açmıştır.

Hasta annesi de ölünce köyde fazla kalamaz,  büyük şehre gider.

Yıllar sonra kendisini gördüğümde, 34 yaşına geldiğinde evlendiğini, iç güveyisi olarak hayatını devam ettirdiğini, hayatının büyük sıkıntılarla geçtiğini, buna rağmen hayattan kopmadığını söyledi. “ Babam bana sahip çıksaydı hayatım daha başka olabilirdi. İki çocuğum oldu. Elimden geldiğince onlara kol kanat gerdim. Benim yaşadığım acıları onların yaşamalarını istemedim. Büyük oğlumu evlendirdim. İki torunum var. Onlarla oynayarak günümü geçiriyorum. 60’lı yaşlarda olmama rağmen babam varken babasız yaşamanın acısını yüreğimin derinliklerinde hissediyorum.Baba çınar ağacı gibidir, meyvesi olmasa bile gölgesi yeter’ diyorlar. Ben babamın ne çınarlığını, ne meyvesini, ne de gölgesini gördüm” dedi.

Kalın sağlıcakla.

29.09.2013

Gürbüz Battal