Tarih: 15.02.2024 15:56

Üstad Necip Fazıl’ın kaleminden Abdülhamid Han

Facebook Twitter Linked-in

Abdülhamid'in tahttan alaşağı edilmesiyle beraber memleketin bu hâle gelmesi, Allah'ın açık ihtarından, her şeyi Abdülhamid'in şahsına bağladığının ve o gidince her şeyin de devrilip gittiğinin ilânından ve kader ve kıymetini izharından başka neye yorulabilir?

Sultan 2. Abdülhamid Han'ı vefatının 106. yılında rahmet ve özlemle yâd ediyoruz.

Üstad Necip Fazıl’ın “Ulu Hakan” eserinden Abdülhamid Han’ın hayatını sizler için derledik.

Devr-i Hamidi

Abdülhamid çığırı manasına gelen, eski tabirle "Devr-i Hamidi" klişesi, bundan 80-90 yıl evvelki hayatın (kaledeoskop) camı gibi bir şeydir. İnsan bu camdan bakınca, bereket devri İstanbul'unu, bütün renkleri, çizgileri, sesleri ve kokulariyle yaşar. Ferace ve meşlahtan başlayarak ipek çarşafa doğru giden ve (Piyer Loti)yi çıldırtan kapalı kadını, ince kaytan bıyıklı ve redingotlu erkeği, zarif ahşap yalıları. Beşiktaş sırtlarından Maçka ve Nişantaşına doğru gelişen yeni semtleri, tıkız Macar atlarının çektiği konak arabaları, sivil ve askerî cicili bicili üniformaları ve daha nice vitrin unsurlariyle o devir, buhranlı bir cemiyetin 19'uncu asır sonlan ve 20'inci asır başlarımda kavuşur gibi olduğu muvazeneden bir merhale öncesi ve sonrasına nispetle mesut bir çerçevedir. 33 yıllık hükümdarlığında, tasfiye saati çalmaya başlamış bir imparatorluğun çöküntü noktalarını sargılayıp binayı temelinden çatısına kadar yenilemeye, payandalamaya ve kurtarmaya müsait bir zemin açan İkinci Abdülhamid, iradeyi eline aldığı çığırdan birkaç sene sonra, kendisine mahsus devrin olanca hususiliklerini tamamlanmış, şahsiyeti etrafında, bütün payitahtı ve memleketi içine alan bir muhit meydana getirmişti.

Artık her noktasiyle billürlaşmaya başlayan Abdülhamid devrini, onun, tamamiyle yerine oturmuş, otuz yıla yakın saltanat devresi olarak mütalaa edebiliriz.

Basit Yunan Harbinden başka bir dış politika macerası olmayan, içte de Ermeni meselesinden gayri bir kargaşa şahit bulunmayan bu nisbi huzur devrinin başlıca farika hakikatte ve halk dilindeki ifadesiyle “bereke”dir.

Abdülhamid'i takip eden çığır, altın paranın ancak birkaç yıl sürebilen hayatı ve ondan sonra mısır koçanlarını bile en büyük nimet kabul ettiren iktisadi felaketiyle, Abdülhamid devrine ait “bereket”in en büyük ihtarcısı olmuştur. O p bugün, o destanlık bereket bir hayaldir, ve Padişahın tahttan indirilmesiyle beraber kanat açıp uçmuş, en kısa zaman içinde de, bir daha geriye dönmez bir efsane iklimi haline gelmiştir.

Abdülhamid devrinin parası Birinci Dünya Harbinden sonra, 1939 yılıma kadar on misli bir kıymet üstünlüğü belirtirken, İkinci Dünya Savaşından sonra fark, yüksele yüksele en aşağı 700 misline çıkmış bulunuyor. O zaman ayda 5 altınla geçinen bir ailenin ayı geçimi bugün, 3500 liraya temin edebilmesi imkansızdır.

Abdülhamid'e edilen en büyük bühtanlardan birisi de maaşların zamanında verilemediği ve aylarca tedahülde bırakıldığıdır. Bu kadar insafsız ve anlayışsız bühtan olur!..

Evvela aylarca tedahülde bırakıldığı yalan, bazen geciktirildiği ise doğru... Bu geciktirme sebebi de yine Abdülhamid'in fazileti...

Zira o bir taraftan Düyun-u Umumiye taksitlerini öder, on para borç etmez ve her şeyi muazzam bir tasarı disiplini altında yürütürken, öbür taraftan masraf kapılarını irada göre açıyor ve aylıkları gününde ödediğini göstermek ve böylece göz boyamak için, yükü, görünmez noktalardan millete bindirme hilesine tenezzül etmiyordu. Bu bakımdan aylıkların geciktirilmesini gerektiren anlarda memurlarına:

-Siz de benimle, devletle ve hazineyle beraber biraz bekleyeceksiniz!

Demek istiyordu. Yoksa, nice devirlerde olduğu ve hâlâ olmakta bulunduğu gibi, milletin harap edilmesi pahasına borçlarla aylık ödemek veya bir para matbaası kurup "ha bire bas ve öde!" tarzında işi göz boyayıcılığına dökmek gayet kolaydı.

Eli yanmış bir insan, yanığını soğuk suya sokacak olursa, bir an acısı kesilir, fakat el sudan çıkınca yara büsbütün arar ve acısı artar.

İşte Abdülhamid, asla bu soğuk su hilesini kullanmadığı, sızlayacağı kadar sızlayıp kökünden iyi olmaya davet ettiği ve bunun fedakarlığını rejimleştirdiği için, tebrik edileceği yerde hatalandırılan, hakkı çalınmış insandır, ve bu hayasız ölçü, onun bütün işlerinde daima aynı taktik altında çalışmaktadır.

Abdülhamid devrinin bereket fabrikasından sonra başlıca hususilikleri, nekahet, ondan da sıhhat merhalesine geçmiş bir hastanın, Tanzimat’tan beri ilk defa olarak huzur ve hayat şevkine kavuşturulmuş olmasıdır.

Abdülhamid'e karşı köpürtülen ve gıdasını vatan hıyanetinden alan muhalefet bile aynı huzur ve hayat şevki sayesinde yaşama imkanını bulmuştur.

Hafiye Teşkilatı

Devri Hamidi’nin en nazik, en hassas, en tesirli, en koruyucu ve neticede en faydalı, ama gerçek hafiyelerin uşakları tarafından yere batırılan, kötülenen ve kötüleyişin haklı olduğu hissini veren teşkilatı, saray emrindeki hafiyelerdir.

Hafiye tabirini, kötüleyenlerin dilindeki nefret ve istikrah klişesi olarak, değiştirmeden aldık ve korkusuzca kullandık. Yoksa, adi ve nefsani casus manasına gelen bu tabirle, Abdülhamid'in teşkilatlandırdığı ve kullandığı insanlar arasında hiçbir münasebet yoktur.

Hapishanelerde, mahkûmların halinden müdüre bilgi taşıyan tiplere baştaki (e) harfini (1) ile değiştirerek (ispiyon) derler ve hapishane içi, eroin, esrar alışverişine engel oldukları için bunlardan nefret ederler. Bu (ispiyonlar içinde tik sinmeye layık insanlar bulunduğu da ayrıca hakikattir. Fakat en çok tiksinilecek olanlar, tiksinmeye ve namus satmaya kalkışanlar değil midir?

İşte Abdülhamid devrinin hafiyelerine, içlerinde kötüler de olsa hapishane misalinde (ispiyon) gözüyle bakanlar, ayni misalin kaatil, hırsız, eroinci ve esrarkeş namusluların dan farksızdır.

Abdülhamid, sade Türkiye'de değil, bütün dünyada ilk olarak, merkezi irade makamına bağlı bir gizli polis, istihbarat şebekesi kurmuş ve şebeke marifetiyle maddi ve manevi fesat ajanları tarafından didiklenen Türk cemiyet bünyesini kontrol altına almayı başarabilmiştir.

Eğer bir harpte, düşman kuvvet ve niyetlerini keşfetmek gibi bir vazife, hatta vazifelerin en değerli ve ulvisi, bir kötülükse, Abdülhamid'in istihbarat teşkilatına da bu gözle bakmak mümkündür.

Bu teşkilat bağlılarına hafiye isminin verilmesi, gâyeleri keşfedilmemek, gizli kalmak ve rahat rahat milli bünyeyi yemek olan mikropların, halkta nefret uyandıncı bir kelimeyi seçmesindendir. Bu mikropların başında (Jön-Türk) züppeleri, İttihat ve Terakki komitecileri, masonlar, Yahudiler ve her türlü kozmopolitler vardır. Onlar, otuz şu kadar Osmanlı hükümdarı içinde illeti ilk defa gören, ilacını getiren Hüküm dara bu kurtarıcı fiilinden ötürü «kaatil!» diyen, Müslümanlık ve Türklük kaatilleridir. Abdülhamid'e casus kullandığı iftirasını atanlar da, milleti mahvetmek ve gizli kalmak iste- yen hakiki casuslar...

Bir istihbarat şebekesinin iyiliği veya kötülüğü, onu kullanan niyete göre değişir. Onun içindir ki, devlet emrindeki gizli polislere ve ordu hizmetindeki casuslara ulvi insanlar gözüyle bakılır. Bugün, İngiltere’nin (Entelicens Servis). Amerika'nın (Federal Polis), Almanlarla Rusların (Gestapo) ve (G.P.U) gizli teşkilatına kimse namussuzluk konduramaz. Her şeyden evvel bizdeki «Milli Emniyet» e ne buyurulur?

İşte Abdülhamid devrindeki teşkilat, henüz bunlardan hiçbiri yokken, hepsine model ve ilk örnek teşkil edecek vekilde bir devlet haber alma mekanizmasından başka bir şey değildir.

Bir devlet bünyesinde haber alma mekanizmasının ne kadar hayati bir şey olduğuna, en yakın senelere kadar misallerini gördüğümüz, sırf istihbarat eksikliği yüzünden devrilmiş hükümetler şahittir.

Abdülhamid bütün bu incelikleri gördüğü, anladığı ve nice meccani hareketlerin nelere ve kaç padişah başına mal olduğunu bildiği, biricik gayesi de milletini selâmette görmek olduğu için bu teşkilatı kurdu ve işletti. Fakat saraya daveti ve hizmet arzeden bazı riyakarların menfaatten başka bir şey düşünmeyen seciyelerini de hesaba kattığı için daima hafiyeyi hafiyeye kontrol ettirdi, vicdan ve emin kanaate varmaksızın bunların münferit raporlarıyla hiçbir zaman iş görmedi ve (Jurnal) dedikleri raporların çoğunu nazara almadı.

Meşrutiyetin ilanından bir müddet sonra Abdülhamid tahttan indirilince Yıldız'ı basıp bu hafiyelere ait rapordan gözden geçirenler çoğunun altında, padişahın el yazısıyla "itibara değmez" tarzında notlar bulunduğuna tespit etmişler ve Abdülhamid'in kendi hafiyelerini de kontrol altında tuttuğunu görerek hayrete düşmüşlerdir. O hem vatanın selameti için hafiye kullanıyor, hem de bunlara karşı emniyet tedbirleri almaktan ve itimatsızlık gözüyle bakmaktan geri kalmıyordu. Demek ki, hafiyeyi nefsi için değil, vatanı için kullanıyordu.

Mesela, Meşrutiyetten sonra Bursa'da linç edilen meşhur hafiye ve sergerde Fehim Paşa, Abdülhamid'in defterinde itimatsızlık notu almış bir tipti ve çıkardığı birçok rezaletlerden en ağır tembihlere uğramıştı. Babası Esvapçıbaşı İsmet Beyin şefaatiyle birkaç kere kurtulmuş, ondan sonra da sarayda hiçbir nüfus ve mevkii kalmadığı halde, dışarıda kendini saraya bağlı göstermekte devam etmişti.

Etrafındaki bütün insanları inbikten geçirip yağmur suyu haline getirmesi mümkün olmayan Hakan’ı, Fehim Paşa gibi biricik serseri misaliyle lekelemeye kalkışmak insafsızlıktır.

Abdülhamid, kurduğu haber alma teşkilatını yalnız belli başlı şahıslardan ibaret bırakmaz, bütün memleket fertlerini bu mevzuda hassas ve vazifeli görmek isterdi. Faydalı bilgi verenlere de cömertçe ihsanlarda bulunurdu. Fakat şahıs menfaatlerini her şeyin üstünde tutan insanların nefsinin hırsı yüzünden nelere kadar gideceğini de gözden kaçırmaz ve bin kötünün içinde bir iyinin edeceği hizmet adına bunlara katlanırdı.

Sonradan kuduz Abdülhamid düşmanı kesilmiş nice muharrir, sözde mütefekkir, politikacı vesaire vardır ki, casus kullanmakla suçlandırdıkları Hükümdara en bayağı soyun dan jurnaller sunmuş, bu yolda rütbe ve ihsanlar koparmaya bakmışlardır. Bu jurnaller, hiçbir muamele görmemiş ve üstelik altlarına sahiplerinin seciyesi kaydedilmiş olarak Yıldız yağmasında ele geçmiş ve aralarında en aşırı hürriyetçilerin bulunduğu görülmüştür.

Abdülhamid'in haber alma teşkilatı, gayet ince metodlarla çalışmıştır. Bu teşkilât sayesinde, yabancılarla düşüp kalkanlar ve sefarethanelere girip çıkanlar, Beyoğlu eğlence yerlerinde gezip dolaşanlar, bazı postahanelerden Avrupa postalarını gözetleyip kollayanlar, ecnebî vapurlarından çıkıp şehri ziyaret edenler, Avrupa'ya gidenler ve oradan dönenler, bütün idare ve icra cihazlarında söylenip konuşulanlar ve düşünülüp tasarlananlar, mali ve iktisadi mahfellerde, fikri ve siyasi muhitlerde evrilip çevrilenler, hiçbir müdahale olmaksızın anı anıma kayıt ve zaptedilmiştir. Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han'ım, bir imparatorluğu tasfiye saatinde ele alıp 33 sene ayakta tutabilmesinin sırları içinde başlıca amillerden biri de işte bu istihbarat teşkilatıdır. Bir aralık Müşir Fuat Paşa'nın çıkarmak istediği askeri isyan, bu teşkilât sayesinde haber alınmış, başlamadan bastırılmış ve mensuplarından 146 subay ele geçirilerek çeşitli cezalara çarptırılmıştır.

Buna rağmen, aynı teşkilata bağlı olup da nüfuzlarını kötüye kullananlar da cezadan kurtulamıyorlardı. Haber alma teşkilatının dışında bulananlardan Fehim Paşa, o türlü nazardan düştü ki, sonunda sürgüne bile gönderildi ve Meşrutiyette halk tarafından, sürgünde öldürüldü.

Kumandanlar ve elçilerden de birçoğu, her türlü düşman mevzuunda en ince istihbarat işine memur bulunuyorlardı. Bunlar arasında Paris sefiri Münir Paşa ile Serasker Rıza Paşa, aynı mevzudaki hassasiyetleriyle meşhurdur.

Münir Paşa Paris'te. Türkiye aleyhindeki bütün hadiseleri takip eder, bir koldan Avrupa devletlerinin tertiplerini gözetlerken, öbür koldan da Abdülhamid'e karşı (Jön-Türk) faaliyetlerini kollar ve bütün bunlardan, Yıldıza günü gününe haber verirdi.

Hasılı Sultan, memleket içinde ve dışında öyle bir haber alma anteni kurmuştu ki, Türkiye'ye gelen herhangi bir seyyah, bir tiyatro kumpanyası veya canbazhane, gümrüklere inen sandıklar, postahanede sahibini bekleyen bir zarf, filan eğlence yerindeki fiskos, falan meyhanedeki nâra Galata bankerlerinin yazıhanelerindeki havalar, mekteplerdeki telkin ve teşvikler, devlet memurlarının her cepheden notları, Batı politikacılarının tavır ve niyetleri, Avrupa'da hürriyet mücadelecilerinin hâl ve vaziyetleri, bütün iç mânâ ve delaletleriyle onun radyosuna aksederdi.

Ermeni meselesinde Abdülhamid'in İngiliz Sefirine verdiği cevap, onun istihbarattaki kuvvetini göstermek bakımından akıl durdurucudur.

Sefir, Zat-ı Şahaneye soruyor.

-Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?

Zat-ı Şahane dudaklarında acı ve tiksintili bir tebessüm, ok gözlerini sefire mıhlayıp cevap veriyor.

-Filân gün, filan saatte Karadeniz'in filan noktasına yaklaşıp, karaya, Ermenileri Türklere karşı silahlandırmak için şu kadar sandık malzeme çıkaran ve komitecilere teslim eden İngiliz gemisinde, Türk başına kaç silah bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz!..

Sefir, dehşetinden başını tutmuş ve bu ahmak hayret karşısında Abdülhamid, acı gülüşünde devam etmiştir.

Abdülhamid'in hafiyeleri davası, onun vatana hizmet gayesinin yanı başına alınmalı ve bu noktadan da ona hayranlık ve minnettarlık beslenmelidir.

Öyle bir teşkilat ki, Hünkara (Serkl d'Oryan) Kulübün de bir sefirin bir gece, binlerce lira kaybettiğini ve bu kumar borcunu 24 saat içinde ödeyemezse rezil olacağım, ödemek ten de aciz bulunduğunu haber veriyor, ve Ulu Hakan be borcu ödeyerek o elçide artık Türkiye aleyhinde çalışabilecek bir mecal bırakmıyor, onu kendisine kapılandırıyor Daha kimlere ve nelere kadar, kimler ve neler!..

Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan İkinci Abdülhamîd Han, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2017, s.231-238)

“Abdülbamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır”

“... Gırtlakları kuruyuncaya kadar ona küfredenlerin içtiği su “Hamidiye”... 30 milyon altına (350 milyar liralık kıymete) yükselen dış borcu, sadece şahsî tasarruf ve geliştirmesi sayesinde, hususi hazinesinden yüzde doksaniyle ödeyen ve tek kuruş borç etmeyen, Abdülhamid’den başkası mıdır? Katil bir Haremağası’ndan başka hiçbir idam hükmünü imzalamamış, canına kastedenleri bile cebinden beslemiş... Otuz üç yıl, uykusunun toplamı 8 ve memleket meselleriyle haşr-ü neşri 25 sene tutan ve uykusunda bile, vatanın en ücra köşesinde yatağına aç girmiş insana kadar düşünen çilekiş kafa! Kendisine gelinceye dek 34 Osmanlı Padişahı’nın en dindarı, bütün bir dünya görüşü halinde en şiddetli Müslüman olanıdır ve devrinde her şey İslâm’a karşı yöneltildiği için, Yahudi, Mason (Jön Türk), Batı hayranı ve Emperyalizm ajanı tarafından, Türk’ün haini, Yahudi’nin halisi ve Frengin habisi bir arada, müşterek bir düşmanlık kıskacı içine alınmıştır!.. Evet, Abdülhamid, İlâhî te’yide mazhar, Allah indinde yüksek dereceli ve kadrini Allah’ın belirttiği bir hak ve adalet timsaliydi... Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır.”

Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan İkinci Abdülhamîd Han, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2017, s. 643,644, 660)

II. Abdülhamid Han’ın yaptırdığı eserler
Bugün Türkiye'de madde umranı bakımından ne kadar eser varsa hepsinin çekirdeğini Abdülhamîd getirmiştir.

Şümendifer, yol, sanayi mektepleri, mühendishâneler, fabrika, tezgâh, tek kelimeyle müspet bilgiler ağacının bütün yemişleri ilk defa onun tarafından kucaklanmış, millî ruh köküne bağlı olarak bünyelere sindirilmek istenmiş, böylece, ruhunu, Doğudan ve aklını Batıdan devşirici halis ve şahsiyetli medeniyet anlayış ahenk ve muvazenesini ilk defa onda bulmuştur.

Müspet bilgiler çerçevesindeki bütün mektepler onun suyunu içiyor. Birçok vilâyetlerde onun kurduğu sanayi mektepleri, hâlâ eski üsluplu, fakat sağlam ve oturaklı taş binalar halinde yükseliyor. Millî Kurtuluş Savaşının başında yapılan nice toplantılar ve kongreler, hep ondan kalma bu taş binalardadır. Onun kurduğu fabrika ve tezgâhlar, hâlâ, züccaciye ve kumaş nevilerinde, Türk sanatının en nâdide örneklerini canlandırıyor.

Elektrik sahasındaki âmil keşifleriyle meşhur (Edison)u adım adım takip ettiği, nihayet kendisine resmen başvurup Türkiye'ye gelmesini istediği, çalışmalarına burada devam etmesini teklif ettiği, Amerika’da kazandığı paranın tam yirmi mislini takdime de hazır olduğunu bildirdiği, fakat kâşifin bu tekliflere iltifat göstermediği, tarihi bir hakikattir.

İşte, yepyeni bir cephesiyle daha Abdülhamîd. Faziletlerinin belki en küçüğü olarak müspet bilgiler manzumesine ve eserlerine gösterdiği bu anlayışlı saygı ve hikmeti takdir kendisinden sonra hiçbir devirde kıvamını bulamamış ve madde dehâsının istinat ettirileceği ruh, kökünden harap edilmiştir. Kala kala ruhsuz ve köksüz bir madde süsü.

Abdülhamîd'in madde sahasındaki eserlerinin başında şümendiferler gelir. Yaptırdığı demiryollarının gayesi birinci derecede askerî ve siyasî, ikinci derecede de iktisâdi ve ticaridir.

Evvelâ askerî, zira bölüşülmeye hazır vatanın müdafaası ve sevkalceyş zaafından doğan korunma zorluğu o zamanın biricik meselesidir. Bu mesele, 1877 Türk-Rus Harbinde kendisini büyük çapta göstermiştir. Balkan isyanlariyle bu harpten alınan dersler, ondan sonra Rumeli'de hemen iki hattın yapılmasını gerektirmiş ve ilk olarak Selânik-İstanbul iltisak hattiyle, Manastır-Selânik demiryolu vücuda getirilmiştir.

Abdülhamid düşmanlarının bile fikri şudur ki, eğer bu hatlar Abdülaziz devrinde yapılmış ve 300 milyon altın borcun onda biri bu işe harcedilmiş olsaydı, 1875 Balkan ayaklanmalarını hemen bastırmak ve belki de Türk-Rus harbini önlemek mümkün olurdu. Nitekim bu hatların 1897 Türk-Yunan Harbinde muazzam faydaları görülmüştür.

Başlarda Anadolu, Rumeli'de olduğu kadar büyük faaliyetlere sahne olamadı. Zira arazi geniş ve devlet bütçesi fakir.

Buna rağmen İzmir-Kasaba hattı çekildi ve memleketin insan ve (materyal) depolarını küçük bir havza içinden de olsa denize bağlama imkânı hemen gerçekleştirilmiş ve bu nazik dâva şuurlaştırılmış oldu. Böylece Türk topraklarına döşenen demiryolları evvelâ Rumeli'de 1993, sonra Anadolu'da 2507 kilometreye yükseldi. Hâlbuki Berlin Muahedesinden evvel demiryollarımız, topyekûn 1145 kilometreden ibaretti.

Abdülhamid’in şümendifer siyaseti, takip ettiği dış politika ile içiçedir ve öyle bir harika belirtir ki, bunu "dehâ" kelimesinden başka bir mefhum gösteremez.

Hazine tamtakır, hatların teminat akçelerini bile karşılamaktan âciz, hatların inşasını üzerine alacak Batılı teşebbüs ve sermaye merkezleri de yüz bin naz ve cilve gösterirken, Abdülhamid birdenbire en ince cephesiyle durumu keşfetti.

Anladı ki, Batılı teknik ve sermaye merkezleri, Türk demiryollarını doğrudan doğruya ondan bir menfaat bekleyerek üzerine almakta fayda kabul etmez. Bu hatlar, iktisadi kıymet noktasından umumiyetle fakir ve kısırdır ve Batılıya Alaska’da altın arayıcılığı hevesini vermekten uzaktır. O halde işi siyasî bir faydaya bağlayarak hem devlet emniyetini iktisâdi emniyete kavuşturmak biricik yoldur.

Bu yol da hazır... Abdülhamîd, her an yükselen endüstrisiyle İngiltere’nin karşısına dikilmekte olduğunu gördüğü Almanya'ya kollarını açtı ve karadan Hindistan sevk yolunun en hassas istikâmetini çizen Anadolu Bağdat demiryolunu Almanlara ihale etti. Böylece, Batılı iki büyük rakip devleti, kendi topraklarında tecelli edici bir karşılaşmaya davet ediyor, rekabetlerini kızıştırıyor, birinden birini tutmakla öbürünün şerrinden korunuyor ve hem devlet emniyetini sağlayıcı, hem de vatanı demiryoluna kavuşturucu bir nimete eriyordu. Şartlarda da bu hesaba göre bir kolaylık ve hafiflik temin ettiği, kaydedilmeye değmez bedahet…

Abdülhamid, bu hatların inşası etrafındaki müzakereleri, büyük Alman kapitalist ve teknik adam (Fon Simens) ile idare etti. Müzakereler 1899'da sona erdi ve 1902'de hattı imtiyazı tamamiyle Almanlara verildi. Bununla bir arada. Abdülhamid'in büyük hamlesi, Hicaz şümendiferidir.

Büyük Hamle

Tarihte Saffet Devrini tâkip edici İslam Halifeleri ve padişahları arasında din bağlığıyla en başta gelenlerden biri olan Abdülhamid, Hicaz demiryolunda, İslam siyasetinin ve büyük menfaatini buluyor ve bu dünya çapındaki davayı yüklenmekte, gerçekten hizmetlerin en büyüğünü görüyordu. Şeref ve makamların da en büyüğü.

Evvela, Makedonya ve Ermenistan gibi didik didik edilmek ve Osmanlı bütünlüğünden koparılmak istenen Arap illerinin, dolayısıyla İslam beşiği toprakların müdafaası.

Sonra, bütün İslam âlemine, Kâbe'ye doğru akan bir çift rayın telkin edeceği, maddi ve mânevî bağ ve bağlılık değeri… Ve bu değerin içinde, hacc yolunun transit merkezlerini bu hat üzerinde toplayıcı ve bütün yolları Halife’nin vatanına bağlayıcı, her şubeden hudutsuz kıymet.

Bilanço

İşte bugün Üniversite Kütüphanesi’nde apaçık yatmakta olan «Defter-i Mesarifat-ı Hümayun»a göre: İkinci Abdülhamid, hükümdarlığın 25. yılında, yalnız «Kise-i Hümayun»undan millî tesislere tam 72 milyon 780.129 altın sarf etmiştir.

Evet; bu parayı İkinci Abdülhamid «Kise-i Hümayun>undan, yani şahsî parasından ve gelirinden çeyrek asır içinde Türk milleti uğrunda harcamış ve milli tesisler halinde tam 1552 parça hayr ve irfan binası yükseltmiştir. Bunlar cami, mektep, medrese, hastane, fabrika, tezgâh, bakım ve terbiye evi halinde, tekrar edelim, tam 1552 adet tesistir.

Bazılarını sayalım: Haydarpaşa'da ne kadar milli ve resmi tesis varsa hepsi onun...

Lise binası, hastaneler, Baytar mektebi, mendirek vesaire…

Yıldız üstündeki bütün binalar, kışlalar vesaire...

Çapa mektepleri, Guraba Hastanesi'nin ilave paviyonları, Hamidiye, Etfal Hastanesi…

Bugün hala bütün İstanbul’u ihya etmekte devam eden Hamidiye çeşmeleri...

Üsküdar'da Şabanağa Tekkesi civarındaki mektep ve binaları. Beykoz

Cam Fabrikası, Sultanahmet Sanayi Mektebi, Yüksek Ticaret Mektebi binası, Küçükçekmece Kibrit Fabrikası, Hereke Fabrikası, Yıldız Çini Fabrikası... İzmir, Bursa, Diyarbakır, Sinop Konya vesaire Sanayi mektepleri... İzmit, Adana vesairede Hamidiye köyleri... Koskoca Tıbbiye ve Mülkiye mektepleri vesaire Mühendishâne ilaveleri...

Sultan Abdülhamid Hân, 32 yıl, 7 ay, 27 gün süren hükümdarlığı süresince her vilâyette okullar, hastaneler, yollar, çeşmeler yaptırmıştır. Viyana’dan başka yerde bir eşi bulunmayan modern bir Tıp Fakültesi.

Ayrıca:

1293’de Mekteb-i Mülkiye.

1297’de Hukuk Fakültesi ve Divan-ı Muhasebat (Sayıştay)... Beyoğlu Kadın Hastanesi.

1299'da Güzel Sanatlar Akademisi.

1300'de Yüksek Ticaret Mektebi.

1301'de Yüksek Mühendis Mektebi ve Yatılı Kız Lisesi.

1308'de Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi ve Kağıthane’de poligon.

1303'de Terkos suyunu İstanbul’a getirdi.

1307'de Bursa İpekçilik Mektebi.

1309 da Bursa Demiryolu ve Aşiret Mektebi.

1310 da Üsküdar Lisesi, Rüştiye Mektepleri ve yeni PTT binası... Osmanlı Bankası ile Reji binaların ve Yafa-Kudüs ile Ankara demiryolu...

Hamidiyye Kağıt Fabrikası.

Kadıköy Havagaz Fabrikası.

1311'de Osmanlı Sigorta Şirketi ve Küçüksu Barajı ve Manastır-Selânik Demiryolu.

1312'de Hamidiye Yüksek Ticaret Mektebi ve Galata

Tophane rıhtımı. Dolmabahçe Saat kulesi...

1313'de Beyrut Şam Demiryolu, Darülaceze binası. Mum fabrikası, Afyon-Kargu demiryolu. Sakız limanı rıhtımı, şimdiki İstanbul Lisesi binası, İstanbul Selânik demiryolu, Akıl Hastanesi.

1315'de Selânik Rıhtımı, Sam-Halep demiryolu ve Șifa Hastanesi.

1316'da Şişlide Hamidiyye Etfal Hastanesi.

1318'de Medine-i Münevvere' ye kadar telgraf hattı.

1320'de Hamidiyye-Hicaz demiryolu.

Kâğıthane’deki Hamidiyye Suyu. Haydarpaşa Rıhtım. Modern Arama Mektebi... Şam’da Tıbbiye-i Mülkiye.

1322'de Dilsiz ve Sağırlar Okulu... Bingazi'ye telgraf hattı.

1323'de Yıldız Sarayı ve önündeki cami. İstanbul-Köstence kablo hattı. Haydarpaşa istasyon binası.

Saymakla bitecek gibi değil... Her şey onun eseri.

Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan İkinci Abdülhamîd Han, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2017, s.259-267)

Murakabe
Abdülhamid, Beylerbeyi Sarayında, 1917 sonbaharında, Birinci Dünya Harbinin dördüncü yılına doğru ilerlediği bir hengâmede büyük bir pencere önünde nefsini, devrini, şimdiki devri ve memleketini murakabe halindedir.

O tarihten 41 yıl evvel, çökmek üzere bir İmparatorluğu teslim almıştır. Onu taht'a çıkaranlar Rus Harbini kundakladıktan sonra ona, "buyurun, yangını söndürün!" dercesine kenara çekilince, Abdülhamîd, son Viyana kuşatıcısı Kara

Mustafa bozguniyle açılan müdafaa çığırımızın en şanlı ve bir o kadar da hazin örneğini vermiş, mecbur olarak kaybettiği harbe karşılık, Berlin muahedesiyle felâketten en ucuz şartlar altında sıyrılmayı becermiştir. Bu harbin peşinden, yağmuru penceresinde görse zatürreye tutulacak hastalıklı bir bünye gibi, Osmanlı topluluğunu harpten korumuş, onun muhteşem bir çap içinde ne çürük hale geldiğini dünyanın nazarlarından saklamaya bakmış ve artık millî haysiyeti incitici hududa kadar gelen Yunan Muharebesini de sadece Selânik ordusuyle, birkaç gün içinde Atina kapılarına varacak şekilde başarmış ve bu harp bizzat verdiği ilk ve son cenk olmuştur.

Şimali Afrika, Suriye, Irak, Hicaz, Yemen kıyılarında, idaresine bağlı Arap ülkelerini hedef tutucu Batı emperyalizmasının temsilcileri İngiltere, Fransa, İtalya ve ayrıca Balkanlara göz dikmiş Avusturya ve Rusya; ve hepsinin arkasında kuvvetli bir bünyeyle sökün etmeye başlayan Almanya karşısında, siyasetlerin en incesini takip etmiş ve "düvel-i muazzâma"nın herbirini öbüriyle engelleyerek "Hasta Adam'ı hayatta ve ayakta tutabilmiştir. Arap, Arnavut, Kürt, Çerkez, Lâz, Ermeni, Rum, Yahudi ve daha türlü unsurları Osmanlı kokteyli içinde silmeyi ve sindirmeyi bilmiş ve hiçbirine kokteylin kıvamını bozmak fırsatını vermemiştir. Bu arada, yatak odasının kapısını teslim ettiği Anadolu Türkü Mehmetçiklere açtığı kucağiyle de gerçek milliyetçiliğin ne demek ve gönül bağının nereye ilişik olduğunu göstermiştir.

İç politikada, Tanzimattan beri gelen, sahte inkılâplara ve batı kuklası sahte kahramanlara karşı durucu ve gerçek oluşu şahsiyetli ruh köküne bağlılıkta bulucu bir tavır ve bu tavrın dev çapında yapıcılık hamlesi... Bütün sanayi mektepleri, sınaî tesisler, Mülkiye Mektebi, müspet bilgi temeline dayalı irfan ocakları baştan başa onun eseri, Çarlık Rusya'sının

(Trans-Siberyen) hattına eş, siyasî, askerî ve iktisadî bir hârika belirtici, binlerce kilometrelik Hicaz ve Anadolu-Bağdad demiryolları, o devrin imkân ve tâkatine sığacak iş midir?

Onun ismiyse maarif ve terakki düşmanı... Küçük yaşta yanarak ölen bir kız çocuğunun hâtırasına verdiği cevap, millete hediye olarak, Şişli'deki "Hamidiye Etfal Hastanesi"dir. Gırtlakları kuruyuncaya kadar ona küfredenlerin içtiği su "Hamidiye"...

30 Milyon altuna yükselen dış borcu şahsî tasarruf ve geliştirmesi sayesinde hususî hazinesinden yüzde doksaniyle ödeyen ve tek kuruş borç etmeyen, Abdülhamid'den başkası mıdır?

Bu ulvî seciyeye takılan isim de "Pinti Hamîd..."

Bütün tarihte tek hükümdar olarak, kaatil bir harem ağasından başka hiçbir idam hükmünü imzalamamış ve şunu bunu Marmara'da boğdurmak yerine canına kasdedenleri bile cebinden beslemiş ve insan hayatına, zararlı denecek kadar saygı göstermiş Sultan…

İsmi de "Kızıl Sultan..."

Otuzüç yıl, uykusunun toplamı 8 ve memleket meseleleriyle haşr-ü neşri 25 sene tutan ve uykusunda bile, vatanın en hücra köşesinde yatağına aç girmiş insana kadar düşünen çilekeş kafa... Fakat düşmanlarına göre Yıldız hisarı içinde haremine kapanmış, vur patlasın, çal oynasın, keyf süren sefih...

Zekâ ve hayâl kuvveti, vesvese ve evham, dünyaya model istihbarat teşkilâtı da, tebea arasında fesada memur hafiyelik diye anılan mânâ mazlumu...

Peki, bu görülmemiş, misli hayâl edilemez düşmanlık nedir ve hangi kaynaktan gelmektedir ona karşı...

Cevabı gayet basit:

Çünkü o, kendisine gelinceyedek 34 Osmanlı Padişahının en dindarı, bütün bir dünya görüşü halinde en şiddetli müslüman olanıdır; ve devrinde her şey İslâma karşı yöneltildiği için, Yahudi, Mason, (Jön Türk), Batı hayranı ve emperyalizma ajanı tarafından Türk'ün haini, Yahudinin halisi Frengin habîsi bir arada; müşterek bir düşmanlık kıskacı içine alınmıştır.

Sadece faziletlerinin kurbanı olan Abdülhamîd, bunca kıymetine ek olarak biraz da sert ve yerinde merhametsiz olmayı bilseydi, o kıskacı parçalar ve bugün Türk'e yeni bir ufuk açmayı o günden sağlamış olurdu. Fakat bu halin evveli ve sonrası o kadar bozuktu ki, kıskacı parçalamaktansa, İmparatorluğiyle beraber kendisini parçalatmayı bir mahkûmiyet halinde kabul etti ve ilâhi kadere teslim oldu.

Teşhis

Murakabe'nin sonunda, Abdülhamid hesabına varılacak teşhis şudur:

Bir de o günkü, 1918 yılının eşiğindeki vaziyete bak ve onu eskisiyle kıyasla! Meşrutiyeti takip eden 8-9 yıl içinde, koskoca İmparatorluk kendisini kendi iradesiyle düşman istilâsına terketseydi, bu kadar kısa bir zaman içinde bu derecede feci bir hale düşmez; 8-9 yıl gibi kısa bir zaman, hiçbir müdafaa hattına çatmayan bir işgale bile kâfi gelemezdi.

Abdülhamid'in tahttan alaşağı edilmesiyle beraber memleketin bu hâle gelmesi, Allah'ın açık ihtarından, her şeyi Abdülhamid'in şahsına bağladığının ve o gidince her şeyin de devrilip gittiğinin ilânından ve kader ve kıymetini izharından başka neye yorulabilir?

Evet, Abdülhamid, ilâhi teyide mazhar, Allah indinde yüksek dereceli ve kadrini Allah'ın belirttiği bir hak ve adalet timsaliydi.

Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan İkinci Abdülhamîd Han, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2017, s.624, 627) 

Kaynak: Yeni Akit




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —