Naif KARABATAK
Tarih: 19.01.2011 15:47
Suçlu ayağa kalk!
Gecenin bir yarısı kapı sert şekilde çalındı. Aslında bu çalınma değil, tekmelemeydi. Mahalleyi ayağa kaldıran gürültüyle uyanan ev halkı, telaşla kapıya yöneldi. Gece gelen haber kötü olurdu, gecenin bir yarısı hiç kimse hayır için kapıyı çalmaz, hele hele tekmelemeye kalkmazdı…
Ama bunlar tekmeliyordu, demek ki hayır için gelmemişlerdi, dost değillerdi…
Düşmanları da yoktu…
Karıncayı incitmezler, kimsenin tavuğuna “kışt” demek de akıllarına gelmezdi.
Kapı kırılırcasına çalmaya devam ediyordu, evin beyi yorganı üzerinden attı, üff hava ne soğuktu. Sırtına bir şeyler geçirip, yer yatağından doğruldu. Hanımının soran gözlerine ne cevap vereceğini bilemedi. Diğer odada yatan çocuklar da uyanmış, birbirlerine ne olduğunu sormaya başlamıştı…
Kapıyı açmaya yeltenen çocuklara babaları engel oldu, “ben açarım” diyerek, çocukların kapıya yaklaşmamasını tembihledi…
Ne olur ne olmazdı, bir şey olacaksa bari kendisine olsundu…
Kapıya yönelirken bir yandan da düşünüyordu. Kaygılıydı, korkuyordu ama belli etmemesi gerekiyordu…
Sonunda Mustafa amca elleri titreyerek de olsa kırılırcasına çalınan, tekmelenen ve sert sözlerle “açın kapıyı, açın kapıyı, yoksa kırkarım” diyenlere bir adım yaklaşmak için elini kapının sürgüsüne götürdü, paslanmış sürgüyü yerinden oynatarak kapıyı açtı…
Karşısında bir manga asker vardı…
İşte şimdi gerçekten korktu, gerçekten korktular…
Ne ola ki?
O zamanlar “hayırdır memur bey” ayaklarına yer yoktu.
İktidarın korku imparatorluğu yurdun dört bir yanına sarılmıştı.
Asker ve polis, halkın korkulu rüyası olmuştu.
Kimi ne zaman alacakları, hangi bahaneyle nereye götürecekleri, geri getirip getirmeyecekleri hiç belli değildi…
Mustafa amca daha ağzını açmamıştı ki, “bizimle gel” dediler, adını sorma gereği bile duymadılar…
“Nereye, niçin, neden?” gibi soruları ne o sordu, ne ev halkından birisi…
“Üstüme bir şey alabilir miyim” diyemeyen Mustafa amca, sırtına aldığı kırk yamalı ceketiyle, altındaki beyaz geceliğiyle askerlerin arasına girdi, iki kolunu yaklaştırdı, vurulan kelepçenin sesi gecenin karanlığını bir kez daha deldi…
Suçunun ne olduğunu bilmiyordu, nereye götürüldüğünden habersizdi, ne kadar evden uzakta kalacağından da en ufak bir bilgisi yoktu…
Götürüldü…
Karanlık ve sessiz bir gecede, iki eli kelepçelenerek, jandarmanın arasında ite kaka cezaevine tıkıldı…
Sorgu suale gerek yoktu…
7 ay yattı cezaevinde, bu arada suçunun ne olduğunu da öğrendi. Birisi ihbar etmişti…
***
Bu hikâye değil, gerçek. 1940’lı yıllarda dedemin bir tabaka tütün nedeniyle 7 mahpus damında yatırılmasıyla ilgili bana anlatılanlar…
Bu ve buna benzer gözaltı ve tutuklamalar, işkenceler, para cezaları yaygın şekilde o tarihlerde vardı…
Adıyaman gibi tütünü bol ve kaliteli olan tüm illerde durum aynıydı…
Saçma sapan bir kanun yüzünden binlerce insan boş yere mağdur edildi, para cezasını ödemeye gücü yetmeyenler aylarca, hatta yıllarca cezaevinde yatı.
Kendi ülkesinde, kendi insanına karşı yapılan zulümlerin en büyüğüydü bu…
Şimdi de aynı zulüm sahneye konuluyor…
Geçimini tütünden temin eden çiftçilerimize getirilen tütün kotası, onları bir anda yoksullaştırmıştı…
Sonra yabancı tütün şirketleri çiftçilerin ürünlerini almaya başladı…
Sonuçta tütün ekiciliğinin yasal olarak bir sakınca yoktu…
Çiftçiler, dilediğince tütünü ekebiliyordu…
Ama sıkı durun, yıl boyu ailece emek verip yetiştirdikleri tütünü satamıyorlardı…
Nasıl olur demeyin, tarlada üretimi serbest olan tütünün satışı yasaktı…
2008 yılında çıkan ve hiçbir mantıklı yönü bulunmayan bir kanun yüzünden, bir tabaka dahi yakalatan çiftçinin derhal tutuklanması gerekirdi.
Tıpkı dedemin tutuklanması gibi…
Sonra bu miktar 50 kilo ile sınırlandırıldı…
Satmak için değil, bulundurmak için…
Sanki silah bulunduruluyor ya, “taşıma” ve “bulundurma” ruhsatı alınsın…
1940 yılındaki gibi kaba kuvvetle, zulümle, ite kalka değilse bile yine 50 kilodan fazla yakalatan çiftçileri bekleyen son 5 bin 700 lira para cezası…
Bu idari ceza elbet, diğeri de hâkimin takdiri…
Suçu, ektiği tütünü pazarlamak…
Böyle saçmalık nerede var diye çok düşünüyorum ama bir türlü bulamıyorum.
Vardı, o tür ülkeler çoktan yıkıldı…
Vardı, o zamanki hükümetler bir daha iktidar olamadı…
Sebebiyse böylesine saçma sapan yasaklardı, baskılardı, zulümlerdi…
Naif Karabatak
19 Ocak 2011
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —