25 Mayıs 2012 Cuma

Temel İnsan Hakları ve Derin Tahammülsüzlük (I)

22 Eylül 2010, 11:07
Temel İnsan Hakları ve Derin Tahammülsüzlük (I)
Yrd. Doç. Dr. Davut OKÇU

Yeryüzüne bir ırk, cinsiyet, renk ve coğrafyaya mensup olarak gelen insanoğlu; ırkını, cinsiyetini, rengini ve coğrafyasını önceden seçme şansına sahip değildir. İnsan, evrensel hukuk ilkeleri gereğince doğuştan sahip olduğu bu hakları reddedemez veya bu haklardan vazgeçemez. Doğuştan sahip olduğumuz haklar, temel insan hakları olarak kabul edilir. İnsanın insana hükmetmesi, onu ezmesi, doğuştan sahip olduğu haklardan mahrum etmesi insan onuruna yakışmayan ve kabul edilemeyecek bir davranıştır. Bu tür ayırımların yapıldığı toplumlarda kavga, çatışma ve isyanın eksik olmadığına insanlık tarihi tanıklık etmiştir. Vahim sonuçlarına rağmen insan hakları ihlalleri, Habil ve Kabil çatışmasıyla birlikte insanlık tarihi boyunca beşeriyetin huzuruna musallat olmaya devam etmektedir.

İnsan, içinde yaşadığı toplumun kültür ve inanç değerleri ile büyür ve bu değerleri geliştirmeye gayret eder; ana diliyle ağıtlar yakar, sevinir, meramını ifade eder. İfade kabiliyetini geliştirmek için eğitim görür. Maddi ihtiyaçlarını gidermek için çalışır; sıla-i rahim yapmak, rızkını elde etmek, öğrenmek, şifa bulmak ve ticaret yapmak için seyahat eder; emeğini sömürmek amacıyla köle düzeni kurmak isteyenlere karşı alın terini savunmak üzere örgütlenir. İnsan, eğitim görmek, adil bir şekilde yargılanmak, düşündüğünü serbestçe ifade etmek, serbestçe mülk edinmek, özel hayatını gizli tutmak ve yöneticilerini hür iradesiyle seçmek ister. Bu insani talepler yazılı metinlere dökülmüş ve Medine Vesikası’ndan, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne kadar milli ve milletlerarası pek çok hukuki metinde yer almıştır.

Türkiye, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve benzeri pek çok uluslararası antlaşmaya imza atmıştır. Bu imza, insan hakları konusunda devletin gücünü sınırlar; bireyi, devlet karşısında kimi hak ve yetkilere sahip özne (birey) konumuna yükseltir, nesne olmaktan kurtarır. İnsan hakları; bireye, insan olarak sahip olduğu ortak değerlerin sömürü, baskı, şiddet, saldırı ve her türlü olumsuz dış etkiler karşısında korunmasını sağlar. İnsan hakları ulusal değil, evrensel niteliklidir. İnsan hakları; rengi, etnik kökeni ve cinsiyeti ne olursa olsun insan ve doğa sevgisi temeline dayanır. Ne var ki, çeteler veya devletin içine sızmış derin yapılanmalar, evrensel düzeyde kabul görmüş bu hakları ve bu hakları savunanları, kurmak istedikleri köle düzeni için birer tehdit olarak görürler. İnsan haklarına ve bu hakları savunan vatandaşlara yönelik derin devlet tehdidi kimi zaman milli iradeye dayanan sivil iktidarlara yönelik fiili müdahale, kimi zaman da manevi baskı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Yavuz Donat ile yaptığı bir söyleşide Kenan Evren: “Devlet zaaf gösterirse, derin devlet müdahale eder… Etmiştir… Kimse, ‘Paşam müdahale etmeyin’ demedi. Bilakis ‘edin… el koyun’ denildi.” (Sabah Gazetesi, 30 Mart 2005). Aslında Sayın Evren, sözleriyle derin devleti tanımlamıştır.

Derin devlet yapılanması, demokrasi, insan hakları ve evrensel değerler gibi kavramlardan nefret eder. Yıllardır nefesini ensemizde hissettiğimiz bu derin yapılanmanın ayak izlerini görmek mümkün olmamıştı. Şu sıralarda devam eden Ergenekon Terör Örgütü davası ve Demokratik Açılım çalışmaları dolayısıyla, toplumsal hayatımızın -asker ve yargı başta olmak üzere- her alanına müdahale eden bu derin yapılanmanın talepleri ve işbirlikçileri ile yüzleşmekteyiz. Malum çevreler açılımın esamesinin okunmasına bile tahammül edememektedir. Açılıma gösterilen tahammülsüzlük, cehaletten ya da açılımın tehlikeli olabilecek sonuçlarından kaynaklanmamaktadır. Bilakis korkunun kaynağı, yıllardır inşa edilen rant düzeninin çatırdamasıdır. Temel insan haklarından hakkıyla yararlanan toplumların başına diktatörlerin musallat olması veya rant düzenlerinin kurulması mümkün değildir. Bu yazımızda Türkiye toplumunun şiddetle arzuladığı, rant düzeninin sarsılmasına yol açacak evrensel insan haklarının bazı önemli maddelerinden söz etmeye çalışacağız.

İnsan hakkı olarak kabul edilen maddelerin hepsi önemlidir ve hiçbir hak diğerine feda edilemez. Önem açısından haklar arasında bir sıralama yapılmamakla birlikte, bazı haklar var ki, onlar diğer hakların kullanılabilmesinin ön şartıdır. İşte yaşama hakkı böyle bir haktır. Yaşama hakkının olmadığı bir durumda diğer haklara sahip olmaktan söz edilemez. İslam Peygamberi veda hutbesinde: "Ey İnsanlar! sizin kanlarınız (yaşama hakkınız), mallarınız, ırzınız (namus ve haysiyetiniz) Rabbinize kavuşuncaya kadar birbirinize karşı dokunulmazdır, güvence altındadır" buyurmuş ve temel insan haklarını üç başlık altında toplamıştır. Bu bağlamda Müslümanlarla bir arada yaşayan gayrimüslimlerin de can, mal, ırz ve din özgürlükleri hukuki güvenceye alınarak, korunmuştur. Keza yaşama hakkının önemi, Kur’an-ı Kerim’in Maide suresi 32. ayetinde: “Kim bir insanı öldürürse, bütün bir insanlığı öldürmüş gibidir; kim bir insanın hayatını kurtarırsa bütün bir insanlığı kurtarmış gibidir” ifadesiyle çarpıcı bir şekilde vurgulanmıştır. Ayrıca yaşama hakkı, ‘insan’ın Allah’ın yeryüzündeki halifesi ve mesajlarının muhatabı olarak sahip olduğu ‘değer’den dolayı büyük bir anlam kazanmıştır.

İkinci dünya savaşı ve sonrasında yaşanan insan hakları ihlalleri üzerine Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni 10 Aralık 1948 günü kabul etti. Otuz maddelik bu bildiri, bütün dünyada insan haklarının korunmasını amaçlamaktadır. Üye devletlerin anayasalarında bu bildirinin ön gördüğü haklar büyük ölçüde bulunmaktadır. Temel insan hakları olarak ifade edilen bu maddelere sürekli olarak ilaveler yapılmaktadır. Böylece evrensel hukuk ve insan haklarının kapsama alanı giderek genişlemektedir.

Yaşama hakkının sağlanması bakımından devletin önemli sorumlulukları bulunmaktadır. Devlet görevlileri tarafından, kanunda öngörülen istisnalar dışında; bir kişinin kasten veya taksirle öldürülmesi yaşama hakkının ihlali anlamına gelir. Aynı şekilde, devletin sorumluluğunda olan cezaevleri, tutukevleri, nezarethanelerde kişilerin öldürülmesi durumunda devletin sorumluluğu gündeme gelir. Bireyler arasında gerçekleştirilen öldürme olaylarında, gerekli önleyici mekanizmaları kurma, öldürme fiilini suç sayma ve suç işlendikten sonra adil bir yargılama ve gerekli cezayı uygulamak da devletin görevleri arasındadır. İşlenen cinayetler; toplumsal sorunlardan veya insan hakları ihlallerinden kaynaklanıyor, faili meçhul kalıyorsa devletin sorumluluğu daha da ön plana çıkar. Devlet çatışmaların tarafı değil, hakemi olmalı; bütün vatandaşlarının insan haklarından en geniş şekilde yararlandırılması için her türlü demokratik açılımı sağlamalıdır. Devlet, rutinin dışına çıkarak, yaşama hakkını temin etmekle yükümlü olduğu vatandaşının hayatına kast edemez. Devlet, faili meçhul bir şekilde işlenen cinayetlerin faili olarak suçlanıyorsa, devletin yapısı ve derinliği sorgulanmalıdır. Vatandaşının haklarını değersiz, devleti ise kutsayan; “Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir” mantığı, yaşama hakkına yönelen en büyük tehdittir. Devlet Çukurca’daki askerinin yaşamını korumakla yükümlü olduğu gibi, terör belasından dolayı İzmir’e sığınan doğulu vatandaşını da ‘taş devri’nden kalma tecavüzlere karşı korumakla yükümlüdür.

Etnik düşmanlıklar üzerine oturtulan bu korkunç tablonun oluşmasında, Türkiye vatandaşlarının kardeşliğini tesis eden değerlerin ‘irtica ile mücadele’ adıyla yürütülen derin devlet politikalarının etkisiyle zayıflatılmasının büyük payı bulunmaktadır. Aynı şekilde özü itibariyle Marksist-Leninist bir siyasi çizgisi bulunan ve bölgemizde faaliyet gösteren sol örgütlerin de halkın ortak değerlerinin zayıflatılmasında oynadığı rol küçümsenemeyecek boyutlara ulaşmıştır. O halde devlet, siyasi bir düşüncenin tarafı olmadan, insan hakları ve demokrasi talebiyle faaliyet gösteren ve amaçlarına terör vasıtasıyla ulaşmak isteyen çevrelerin vatandaşa verdiği/vereceği maddi ve manevi zararı önleyerek, güvenliğini sağlamakla mükelleftir.

  Yaşama hakkının sağlanmasında devletin sorumluluğu güvenlik ile sınırlı değildir. Sağlıklı bir yaşam için adil bir ücret ve geçim standardının oluşturulması, kürtaj yoluyla işlenen cinayetlere son verilmesi vb. konular da yaşama hakkı ile ilgilidir. Görüldüğü gibi yaşama hakkının yegane güvencesi; demokratik ve insan haklarına saygılı bir devlettir. Bu bağlamda başta STK’lar olmak üzere toplumun bütün kesimleri, adil bir düzenin tesisi ve devletin çatısını oluşturan Anayasa’nın sivil yapıya kavuşması için destek vermelidir.

   İnsan haklarının çağımızda önemi daha çok hissedilen bir diğer maddesi ‘eğitim hakkı’dır. Eğitim hakkının ekonomik, sosyal ve kültürel hakların içinde yer alması, eğitimin bu haklarla yakın bir ilişki içinde bulunduğuna işaret eder. Eğitim hakkı diğer insan haklarından yararlanabilmenin ön şartıdır. Eğitim hakkı sağlanmadan diğer hakları gerçekleştirmek mümkün olmaz. Bu bağlamda UNESCO tarafından 1978 yılında Viyana’da düzenlenen ‘İnsan Hakları Öğretimi Uluslararası Kongresi’nin ‘sonuç belgesi’nde eğitim hakkının önemi üzerinde durulmuş; bütün dünyada birinci görevin, diğer bütün hakların bilinmesi, benimsenmesi ve yaşanmasını sağlayan eğitim hakkının gerçekleşmesini sağlamak olduğu vurgulanmıştır (Geray, C. (1993). “İnsan Hakları İçin Eğitim”, İnsan Hakları Yıllığı. XV). Eğitim hakkı, yediden yetmişe bütün vatandaşları ilgilendirmesi, temel eğitim kademesinde zorunlu ve parasız olması ve uluslararası belgelerde yer alması nedeniyle devletin asli görevleri arasında sayılmaktadır. Devlet eğitime ilişkin olarak görevlerini yerine getirirken insan haklarına, demokrasiye, fırsat ve imkan eşitliğine riayet etmek zorundadır.   

Türkiye, eğitimde ayrımcılık ve eşitsizlikleri önlemeyi bir dizi uluslararası sözleşmenin altına imza atmış olmakla birlikte taahhüt etmiştir. Oysa sınıfsal, bölgesel ve cinsiyet bakımdan eğitim eşitsizliklerini ortadan kaldırabilmiş değildir. Bir yanda başta ulaşım olmak üzere her türlü imkândan yoksun okullar mevcut iken, diğer yanda ayrıcalıklı okullar vardır. Kız çocuklarının tamamının okullaşması hala sağlanamamıştır. Binlerce kız öğrenci kılık-kıyafeti nedeniyle yükseköğretim görebilme imkanına sahip değildir. Çağdaş dünyanın en temel haklardan biri olarak kabul ettiği anadilde eğitim/öğretim alma hakkını tartışma zemini bile oluşmamaktadır. Devlet baba (!), meslek liselerinden mezun çocukları ile genel liselerden mezun olan çocukları arasında farklı uygulamalar yapmaktadır. Eğitim programlarının belirlenmesinde insan hakları evrensel beyannamesinde yer almasın rağmen, velilerin görüşüne başvurulmamakta, resmi ideoloji doğrultusunda nesiller yetiştirilmesi amaçlanmaktadır. Otoriter rejimlerde görülen bu tavır, iyi ve uysal vatandaş yetiştirmeyi hedeflemektedir. Eğitimle ilgisi olmayan, ancak kendilerinde her şeye müdahale gücü gören otoriteler, sadece Türkiye eğitim sistemine değil, Kazakistan’daki Ahmet Yesevi Üniversitesinin eğitim programlarına dahi müdahale etmektedirler.[1] Görüldüğü gibi başörtüsü yasağı, fırsat eşitsizliği ve daha pek çok sorunun kaynağı, eğitim sistemine musallat olan kökü derinlerde gizlenen demokrasi dışı müdahalelerdir. Müdahalelerin önlenebilmesi ise, sivil bir anayasa ile mümkündür.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Türkiye’nin taraf olduğu pek çok uluslararası sözleşme, serbestçe örgütlenme hakkını içermektedir. Örgütlenme hakkı bir insan hakkı olup, kişinin içinde yaşadığı topluma ve toplumsal hayata katılımını sağlayan en önemli kanallardan birisidir. Demokrasinin en önemli özelliklerinden birisi çoğulculuk ve örgütlenme hakkıdır. Gönüllü birer toplumsal kuruluş olan STÖ’ler, serbestçe varlık kazanma ve örgütlenme ilkeleri ile faaliyette bulunmalıdır. Örgütlenme özgürlüğü en azından, kişilerin diğerleriyle birlikte bir araya gelebilmesi hakkıdır. Bu özgürlük, insan hakları ile temel hakların en önemlilerinden birisidir ve düşünceyi açıklama özgürlüğünün bir başka ortaya çıkış biçimi olarak, demokratik, medeni bir toplumun vazgeçilmez öğelerindendir. Bu özgürlük yoluyla, kişilerin siyasi, dini, kültürel, ekonomik ya da sosyal amaçlarla bir araya gelmeleri sağlanır. Bireylerin tek başlarına topluma duyuramayacakları fikirleri bu yolla diğer kişilere iletilir, dağınık ve farklı olan görüşler belirginleşir ve açıklık kazanır. Örgütlenme hakkı vesilesiyle sivil toplum güçlenir, sivil toplumun güçlenmesi çok sesliliği beraberinde getirir, sonuçta çok sesli toplumlarda toplumsal kontrol mekanizmaları geliştirilir, anti demokratik ve insan haklarından sapmalar önlenir.

Bilindiği gibi 1980 darbesiyle birlikte bütün siyasi partiler kapatılmış; sendikalar, vakıflar, dernekler ise siyasi çizgilerine göre işleme tabi tutulmuştur. Askeri yönetim tarafından hazırlanan 1982 Anayasası, dernek kurma, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme özgürlüklerine önemli kısıtlamalar getirerek örgütlenmenin önünü tıkamıştır. Dernekler, vakıflar, sendikalar ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları Anayasaya göre siyasi amaç güdemez, siyasal faaliyette bulunamaz, siyasal partilere destek olamaz, bu amaçla siyasi partilerle birlikte hareket edemez (m. 33). Böylece siyasal partilerle sivil toplum örgütleri arasında kurulması arzu edilen bağlantı kesilmiş, özellikle 657 kapsamındaki kamu çalışanlarının siyasal partilere katılımı engellenerek siyasetin kalitesi düşürülmüştür. Memur Sendikalarına tanınan örgütlenme hakkı ise, toplu sözleşme ve grev hakkından yoksun olması nedeniyle dünya standartlarından fersah fersah gerisinde kalmıştır.

İnsan hakları evrensel değerlerdir. Ülkemizdeki insan hakları ihlalleri ise ulusal kaygılardan kaygılanmaktadır. Ergenekon tipi anti demokratik yapılanmalara ev sahipliği yapacak düzeyde olanları olsa bile, genel olarak kendilerini insan hakları ve insan haklarının koruyuculuğuna adayan STÖ’leri, genelde, ulus devlet ve milliyetçilik anlayışına ters düşerler. İnsan hakları ihlalleri büyük ölçüde devlet kurumları tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu durumda sivil toplum örgütlerinin devlet kurumlarını eleştirmesi, ilgili kurumları ya da devleti rahatsız eder. Böylece STÖ’ler, kendilerini devlet veya devlet kurumlarının karşısında bulur. STÖ’lerinin, insan haklarının önemini anlatabilmeye ve kamuoyunu bilgilendirmeye dönük çalışmaları dahi kuşkuyla karşılanır. Bu bağlamda demokratikleşme ve sivilleşmeyi amaçlayan açılımların ‘kuşkucu devlet’i rahatsız ettiği aşikardır. Demokratik ve insan haklarına saygılı bir Türkiye’nin inşası ve geleceğe taşınması; devletin kuşkularından arındırılması ve güçlü bir sivil toplum yapılanmasıyla mümkün olabilecektir.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve 1982 Anayasası yerleşme ve seyahat hürriyetinin temel insan haklarından olduğuna işaret etmektedir. Oysa sosyal ihtiyaçlara, teknolojik gelişmelere, ulaşım ve iletişim alanındaki terakkiye rağmen, memurların hafta tatillerinde seyahat etmelerini izne bağlayan 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu seyahat hürriyetini kısıtlamaktadır. Ayrıca seyahat ve yerleşme hakkı, birçok mevzuat ve uygulamayla vatandaşlarımızdan da esirgenmektedir. Örneğin Başkale ilçesinden Van merkezine seyahat eden vatandaşlarımız, en az iki kez ve dakikalarca devam eden jandarma sorgusundan geçmektedir. Arama ve taramaların ülkenin iç güvenliğinden sorumlu emniyet birimleri tarafından değil de, dış güvenliğinden sorumlu jandarma tarafından yapılması düşündürücüdür.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi 1984 yılından beri terörün kıskacında maddi ve manevi işkenceye tabi tutulmaktadır. Yıllarca süren terör dolayısıyla bölgedeki köylüler kimi zaman güvenlik güçlerinin, kimi zaman da PKK’nın baskısıyla köylerini boşlatmak zorunda kalmıştır. Köylerini terk etmek zorunda kalan Kürt kökenli vatandaşlarımızın büyük bir kısmı batıya yerleşmiştir. Anayasa’dan kaynaklı ‘yerleşme’ hakkını kullanan bu vatandaşlarımıza ırkçı çevreler tarafından reva görülen çirkinlikler, Nihal Atsız’ın, oğlu Yağmur’a yazdığı mektubu çağrıştırmaktadır. Atsız şöyle diyordu mektubunda:

Yağmur oğlum!

……..

Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerideki düşmanlarımızdır Bu kadar düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı

Tanrı Yardımcın olsun!”

Yağmur’un bu tavsiyelere ne kadar sadık kaldığını bilemiyoruz. Ancak ‘ülkemizin üç tarafının deniz, dört tarafının da düşman ile çevrili’ olduğu iddiası ve ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ kuruntusu insanımıza ve ülkemize çok şey kaybettirmiştir. Öyle ki, Türk’ten başkasına duyulan tahammülsüzlük, devletin derinliklerinde örgütlenen gayrı meşru yapılanmaların felsefesini oluşturmuştur. Bu kuruntu yüzünden yakın tarihe kadar neredeyse bütün dünyaya vize uyguladık ve bütün ülkeler de vatandaşlarımıza vize uyguladı. Düşmanlıklardan okullarda okuttuğumuz derslerin müfredatı da fazlasıyla etkilendi. Müzik dahil pek çok ders kitabında komşularımızla olan tarihi düşmanlığımız genç ve masum beyinlere işlendi. Aynı dine, aynı coğrafyaya ve aynı kültüre sahip Türkiye ve Suriye vatandaşlarının irtibatını kesmek için sınır boylarına mayınlar döşendi. Yapılanlar yetmezmiş gibi Türkiye-Suriye sınırında her bayram arifesinde, akrabaların bayramlaşması esnasında çekilen sıkıntıların utanç görüntülerini hep birlikte izledik. Bu bağlamda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile başlayan, ‘komşularla sıfır sorun’ politikasının değeri idrak edilmeli ve desteklenmelidir. AB ülkelerinin vatandaşları, etnik kökeni, dini ve tabiiyetine bakılmaksızın bir tek kimlik belgesiyle bütün Avrupa’da dolaşabiliyorsa, Türkiye vatandaşları da AB ülkeleri ve komşu ülkelerde serbestçe seyahat edebilme imkanına kavuşturulmalıdır.

Temel insan haklarının alanı dünyanın küçülmesine paralel olarak giderek genişlemektedir. Demokratik değerlerin yaşanıp korunması ise, insan haklarına riayet oranında gerçekleşmektedir. O halde yediden yetmişe bütün vatandaşlarımızın evrensel değerler olarak kabul edilen insan haklarına riayeti en üst düzeyde sağlanmalıdır. Erdemli toplum oluşturma yolunda ilerleyebilmemiz için, ilk ve orta öğretim kurumlarında ‘insan hakları ve demokrasi’ dersi, zorunlu bir ders olarak okutulmalıdır.

Devam edecek…



[1] Balyoz darbe planını hazırladığı ileri sürülen Emekli Orgeneral Çetin Doğan, eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Ahmet Yesevi Üniversitesine mütevelli heyet başkanı ve rektör olarak atanmıştı. Doğan, idari konuların yanında Ahmet Yesevi ile ilgili dersleri programdan kaldırmaya varan pek çok uygulamaya müdahale etmiştir (Cihan Haber Ajansı, 06.02.2010).    

Doğuda Bir Marka Doğuyor…

    Yorumlar

GAZETE MANŞETLERİ

HAVA DURUMU

Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

ANKET Sonuçlar Tümü

?Evin Reisi Kim Olmalı?

NAMAZ VAKİTLERİ

Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

EN ÇOK OKUNANLAR

BUGÜN

BU HAFTA

BU AY

EN ÇOK YORUMLANANLAR

BUGÜN

BU HAFTA

BU AY

SPOR TOTO SÜPER LİG

Tür seçiniz:

e-gazete

SENDE YAZ

Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak istemez misiniz?

ARŞİV